08 Haziran 2009 Pazartesi

II.MAHMUT'A


II. Mahmut ;

Kaçıncı kez ismini yazıyorum bu arkası kullanılmış çalışma kağıtlarına bir bilsen…

Tanzimatı ilân ettiğin o Gülhane Parkına dair ıslak, dumanlı, yalın anılarım hâla gözümde tüterken, ben nasıl rakamlara, olaylara, telaffuzu zor kelimelere odaklanayım, sen söyle…

II. Mahmut ;

Muhtemelen herhangi bir bilgin yok; seni tarih kitaplarında çekiştiren yazarlarla ilgili
Ve bu kitapları hatmetmek zorunda olan öğrencilerle ve benimle ilgili… Ama ben senin ismini bilmem kaçıncı kez içimden tekrar ede ede yazıyorum…

" II.Mahmut, Nizam-ı Cedit’in devamı niteliğindeki Sekban-ı Cedit’i kurdu. Yeniçerilerin bir kısmını eğitimden geçirerek Eşkinci Ocağını kurdu ancak yeniçerilerin isyanı üzerine tekrar kaldırttı.”

Şimdi neden seni anıyorum biliyor musun? Şu yukarıdaki paragraf gibi neler neler okudum ve yazdım yıllardır ( yazarak çalışan bir öğrenci kompleksiyim ben!) ve kelimeler, isimler, cümleler gibi içime musallat olan kasvette aynı renkte her seferinde; küf yeşili…

Senin benden zerre kadar haberin olmadan, ülkemin sınav sistemlerinin dayatması olarak kaçtır yaptığın yenilikleri, imzaladığın antlaşmaları, tarihlerini, önemini, kimler arasında yapıldığını bilmem gerekir, daha da kötüsü herhangi bir tarih merakı ya da ateşi ile değil, bir sayısal öğrencisi olarak zorunlu olarak…

Hayır alınma üstüne lütfen! Bir başka Osmanlı Padişahına da aynı serzenişte bulunabilirdim. Kişisel bir garezim yok sana, kaldı ki; tarih sayfalarındaki “ilân” ve “imzalar”ın kadar tanıyorum seni… sorun ne tarih dersinde ne de çalışırken bile tekerrür etmesinde! Ne bileyim belki bende… şu sıralar yazacak birilerini aramamda ve bulamayıp ta sana yazışımda…


II. Mahmut; şimdi müsadenle… Şimdi göz attımda aslında Tanzimatı sen ilân etmemişsin, sen hazırlatmışın Abdülmecit İlân etmiş. Bunun ayrımına varmam gerek, buradan soru gelebilir netekim! Daha bedenimle yaşam arasındaki farkı fark edememişken, bunu fark etmeliyim, müsadenle!...

04 Mayıs 2009 Pazartesi

FUAD


Fuad: (Farsça) 1.Kalp, yürek anlamındadır 2. Anne karnında ceninin kalbinin ilk atışıdır.
Kün : Yaratıcının “ol” emridir.

Yaşadığını hissedebildiği ölçüde vardır insan. Hayatı hissedebildiği müddetçe haberdardır kendinden.
Bunun için duyulara başvurur. Göze, kulağa, buruna, dile, ayağa, kulağa… Hissettiği ölçüde – yaşadığını bilmenin iki temeli- zamanı ve mekânı algılar.

Ve aslında görmeden, dokunmadan, tatmadan çok; çoğu kez duymadan inanamaz insan. İşittiği sürece ikna ve dâhil olur yaşama. Ve bundandır sağır doğmuş olanların, ses verebildiği halde konuşamaması. Ve ses alamadıklarındandır sağır ve dilsizlerin - diğer duyu noksanlığına sahip olanlardan daha çok- öylece izlemek zorunda kalmaları…

Ses ki haberdir insana ve haber göndermesi için aracıdır. Ses ki ritimleri, melodiyi, müziği meydana getirir. Sayfalarca anlatılacak olanı dakikalara sığdırıverir. Olduğu yerde hayat, olmadığı yerde ölümdür. Ölüm sessizliği değil midir yaşamdan uzak? Ve en çok da “çıt çıkmıyor”sa çalmaz mı tehlike çanları?

Ve bu yüzden ritmiktir melodiktir hayat. Rüzgarın uğultusu, yaprakların kımıldaması, bir bebeğin uyurkenki nefesi, katreye düşen yağmur damlası… her biri hayattır ve seslidir. Yani hayat seslerin cümlesidir, ritmiktir. Bu ritmik hayat, tek vuruşluk bir emrin eseridir.

KÜN!

“Göklerin ve yerin mübdi’idir. (Onları önceden hiçbir örneği bulunmaksızın yaratandır.) Bir şeyin olmasını isteyince ona sadece ol der, o da oluverir. ”(Bakara Sûresi, 117)


Tek vuruşluk bir emirdir hayatın özü. Ve bu, her an tekrarlanır durur. Yaratıcı, emrini yarattıklarının vücut buluşunda tekrarlar. Duyabilen ruhlara “Kün!” sestir. Ve ses, yaşamın tam da kendisidir.

İnsanınsa en temel ritmi, kalbindedir. Nabızdır, “hayatta olma”nın çizgisini çizen. Ve nabız, tek vuruştan oluşan ritimlerdir, böylece taşır insanı hayata. Ona canlılık özelliği atfeder.

Ve Fuad… Bir pıhtının ilk “kün” emrine itaatidir. İlk selam, ilk variyet izi, ilk eşik… kalemle okumaya talip olmuş ilk ses. Ve nüfus kütüğüne bir kalemin darbesiyle resmiyet kazanacak olan, beşere dönüşecek olandır.

Fuad, ete kemiğe bürünecek alağın ilk “tek vuruşluk” ritmidir.

Ve insan “tek vuruşluk” ritimler topluluğudur. Son vuruşta “gök kubbede hoş bir seda” bırakma çabasında… yani Son Vuruştur, Fuad’ın dönüşümünü tamamlayan… Fuad, tonlardan, desibellerden, baslardan, tizlerden geçer de bir “es” ile son bulur, yeniden “kün” emrini beklemek için…

01 Mart 2009 Pazar

GERİ (YE) DÖNÜŞ (ÜM)


Bilince uzun süre çağrılmayan “bilme” ya da “yaşanmışlıklar” bir müddet sonra kaybolur (mu?)…

Bilinç akıcıdır. Daima güncellenmek ister. En monoton yaşamlarda bile en az bir önceki günden farklı bir şeyler bir kenara kaydedilir.

Kaydedilenler arasında ancak kullanılanlar hatta sık kullanılanlar taze kalır. Aktif belleğe çağrıştırılmayan birçok şey daha alt basamaklara itilir. Kişiden kişiye farklılık gösteren bu basamaklar, hatırlanma olasılıklarına göre; yukarıdan aşağıya doğru sıralanırlar ve derinden yüzeye doğru aktifleşirler. Yani unuttuğumuzu sandığımız hiçbir şey tamamen yok olmaz. Yalnızca zihnin taraçalaşmış basamaklarının, en kötü ihtimalle en dibini boylamış sakinleri olarak varlığını korumaya devam eder.

Bu olay; bilgi, eşya, hatıra ya da bir insanla cansız bir varlık ya da eylem arasında gerçekleşiyorsa tek taraflıdır. Ancak unutmak eylemi bir insan ile bir başka insan arasında(n) geçiyorsa tek taraflı değildir. Unuttuğumuz ya da tarafından unutulduğumuz insanlar, bir şekilde etkileşim içinde olduğumuz zihinlerdir.

Son dönemlerde laboratuvar deneyleriyle de desteklenen bir şey var ki iletişim kurmanın olmazsa olmazı sayılan eylem artık konuşmak değildir. Çünkü insanlar sürekli aktif olan zihinlerle yaşarlar. Ve her ne kadar ilk bakışta farklı görünsek de özünde hepimiz farklı zihinlerde oluşan ortak çağrışımlarla anlaşmaktan başka bir şey yapmıyoruz. Dolayısıyla yalnızca bu kanıdan destekle unutmak tek taraflı değildir diyebiliriz. Çünkü “o” dediğiniz beyinde bir algıdan ibarettir. Ve zihne çağrıldığı ölçüde gelir, hatırda kalır. “O” nun sizi kendi zihninde çağırdığı ölçüde siz de “O”nu kendi zihninizde çağırırsınız. Ne zaman “O”nu hatırda tutmayı bırakırsanız, “O” algısı bilinç basamaklarında alt katlara doğru yol alır. Ve bilinç altına itilir, yaşamını sürdürmeye kaldığı yerden devam eder…

Bir başka açıdan varlığımıza, varîyete, varlıklara ait her şey beynimizdeki algılar topluluğudur. Bunun doğru olduğunu varsayalım. Unutmak ya da unutulmak böyle bir varsayıma dayandırıldığında daha elle tutulur olur. Belki zihindeki çoğu şeyi yok edecek denli unutmak- normal şartlar altında- mümkün değildir ancak onların varlığının yine kendimizle alakalı olduğunu bilmek daha bir kontrol sahibi yapar bizi…

Hatırlamak, yani zihne yeniden çağırmak en az unutmak kadar sistemlidir. Ve tersine işleyebilen her sistem gibi, “baş” sayılan her şey “son”, “son” sanılansa başlangıç…

Hatırlamak bazen kendiliğinden gerçekleşir bazen de isteğimizle olur. Kendiliğinden gerçekleşen, beklenmedik bir anda ve aniden olur. Ve bu tür hatırlanmaya genelde bir koku, bir ses, bir isim, bir renk aracıdır. Ama bunlar arasında en güçlü ve en hızlı çağrışımı yapan aracı şüphesiz kokudur. Çünkü diğer duyulardan farklı olarak koku algısı herhangi bir ara kanal olmaksızın direkt sinirlerle beyine iletilir. (Diğer duyu algılarında ara nöronlar bulunduğu hâlde koku algısını taşıyan nöronlar doğrudan beyine bağlanır.) Dönemin ikliminin getirdiği kokular ya da kullanılan parfümler ya da o ana karışmış beklenmedik kokular, rayihalar, doğrudan hatırlamaya vesiledir. Bu anlamda sık sık parfümünü değiştiren biri için hatırlamak, kategorilendirilmiş bir hâl alacaktır.

Kokudan sonra hatırlamaya en çok yardımcı diğer algılar sırasıyla işitme ve görmedir. Yakın döneme ait bir şarkı çalındığında radyoda “Bu şarkı ilk çıktığında Antalyadaydım ” dememiz bundan kaynaklanır.

Bu çağrıştıran aracılar bizi çoğu kez hatırlamak zorunda da bırakabilir. Yani elimizde olmadan, yani istemeden… Tüm cepheleri denize bakan bir cezaevine ulaşan dalga seslerinin, yıllar sonra tahliye olmuş mahkumun zihninde hep bir cendere hissiyatı yaratması bundandır. Ve böyle bilme ve unutma ve hatırlamalar çoğu kez bizden izinsiz zihnimizi meşgul eder.

Bu bizden izinsiz gerçekleşen meşguliyetler zararlı mıdır peki? Çoğu kez evet! Çünkü bu tür hatırlamalar hep geriye dönüşü ve o dönemin yaşattıklarını ( sevinç, hüzün, acı… Gibi ) bugüne taşır. Hâl böyle olunca Mevlana’nın sık sık işe koşulmasını öngördüğü o mühim tembih askıda kalır.

“Dünle beraber ne varsa dünde kaldı cancağzım,
Artık yeni şeyler söylemek lâzım…”

Yeni şeyler söyleyemiyor olmak eskilerin avuntularıyla kalakalmakla ilgilidir. “Dün”ün götürdüklerini bugüne yansıtarak korkmak yerinde saymaktır ki böyle bir şey hatırlıyor olmayı zararlı bir alışkanlık hâline dönüştürür. Elif Şafak “Pinhan” da meseleye şöyle yaklaşır;

“…Çünkü geçmiş dediğin bir rüya idi
Ve de gelecek…
Onlar olmadığında ne günah vardı ne kötülük
…”

En nihayetinde diğer tüm alışkanlıklar gibi unutmak ve hatırlamak da kişinin emrine sunulmuş gerekliliklerdir. Ve tüm diğer alışkanlıklar gibi dozunda oldukları müddetçe sevimlidirler.

Konu unutmak ve hatırlamak olunca, ucu zamana değen her şey gibi- ve aslında tüm her şey gibi- “yeni” ve “eski” sıfatlarını türetmek lâzım gelir. Yani ortada mutlaka bir eski dolayısıyla da bir yeni varsa, insanların heyecanların, aşkların, hüzünlerin, günlerin, gecelerin, doğanın, dünyanın da bir miadı vardır. Ve aslında her şey unutmaya, unutulmaya sonra hatırlamaya sonra yeniden unutmaya mahkûmdur. Belki buna dair en güçlü delil ahiret inancıdır. Dünyada yapılan işlerin hatırlatılması hiçbir şeyin sonlu olmadığına yalnızca “var”lığına ilişkin miâdının dolduğuna delildir. Dolayısıyla ne yaşanmışlıklar ne de insanlar zihinlerden ve dünyadan öylece yitip giderler.

Ve her şey bir halkadan ibarettir aslında. Dönmekten, dönüşümden, değişimden ibaret. Tıpkı o meşhur fizik kuralı gibi; “ Enerji doğada hiçbir zaman kaybolmaz, yalnızca dönüşür.”

İşte bu dönüşümün geriye doğru olan versiyonudur hatırlamak. Geri dönüşüm, tüm diğer değişim ve dönüşümleri kapsayan çok reaksiyonlu bir halkadır. Ve canlı cansız her şey bu çemberden geçmeye mahkûmdur. Geri dönüş yoktur, geriye dönüşüm vardır. Dolayısyla geri ve ileri kavramları da birbirinin içine geçmiş diğer zıtlıklar gibi yalnızca birbirlerine referanstırlar…

Ayşe KARACA

25 Ocak 2009 Pazar

...üç noktalı öyküler... ikincisi - kuyu vurgunu

ay ışığı… ona doğdu, onda öldü, onda arındı… başka türlüsünün olmayacağına inanmıştı… çünkü ay ışığı yoksa gecesi karanlıktı… ve karanlık gecelerde düşleri kana bulanırdı…

bir gece… karanlık bir gece… en çok çiy tanesinin düştüğü sessiz bir gece… uğursuz uğultulara maruz kalmış bir gece… sıfatları “kasvet”in suyuna batırılmışta arıtılmış zifiri bir gece… ne ay vardı ortalıkta ne de yakamoz… hava soğuk, yalınlık diz boyuydu… bildiği tüm çöl, deniz ve dağ hikâyelerini sıraladı içindeki korkuya… avutmaya, sakinleştirmeye çalıştı… başvurdu satırlara, haritalara… yer beğenmeye çalıştı bu içine bırakıldığı gecenin karanlığında… bulamadı… itilmiş ve ötelenmişti… ancak mecburdu bu geceyi yaşamaya…
Bunu unutma, hatırla ama!

ve bilirdi ki her hüsran gecesi aslında birer şanstı… -dahası “hüsran” çok sanat müziği bir kelimeydi-… kendisine yeni “bilme”ler vaat eden, ender eşikti her bir gece… eşik değeri nispetince afyon alarak acıyı dindirmeli, katlanılır seviyeye geldiğinde de kullanmalıydı… bilirdi ki böyle olduğu müddetçe hem leylîden azat olur, hem leylîye köle olurdu…

ve böyle kotarabileceğini düşündüğü gece ilerlerken ve tanın yaklaştığını sanmışken birden tüm enerjisi yok oldu… az kaldığını düşündüğü bir anda kendisinin az kaldığını fark etti… katlanamayacak olmasını bilmek daha da ağır sendeledi iradesini… ve çok kısa bir an dolunay belirdi gökyüzünde… ve yansıması düştü yeryüzüne… kurtulduğunu sandı, acele etti. Ve yakamozu yakalamak uğruna kuyuya atladı…

irtifa kaybederken boşlukta, dipte kendisine gülümseyen yakamoza daldı… ancak yaklaştıkça dibe, gölgesi yakamozu yuttu ve kendi “tutulması” sahnelendi kuyuda… kısa süren bu tutulmadan sonra süzüldüğü boşluk yerini karanlık bir suya bıraktı… ciğerleri ve kalbi doldu suyla… ve dolunay bulutların arkasına kaçtı, yakamoz terk etti olay mahallini…

ağırlaştıkça dibe vurdu… dibe vurdu…dibin dibine vurdu… dibin dibinin dibine vurdu… daha doğrusu öyle olduğunu zannetti… bitmeyen bu düşüş tüm algılarını dipsizleştirdi… ve ciğerleri patlamak üzereyken yüreği tabana değdi… kendini bırakmaktan başka çözümü olmayanların yaptığı gibi çırpınmadı, panikte yapmadı… serbest bıraktı bedenini, ruhunu…

serbest bıraktı umut arayışını, isyanını, sâfiyatlığını, kompleksliğini, morunu, mavisini… “bitti” dedi, kapadı gözlerini… ve esnekliği ölçüsünde “son nokta”ya geldiğini sandı ve bunun rahatlığı ile bıraktı kendini…

sonra birden yükseleceğini hissetti… ancak ağırlığını kaldıramadı su… yüreği ağırdı artık bu dipte… ağır gelmişti her şey yüreğine… ve bir yemin yankılandı kuyuda…

İncire ve Zeytine ant olsun!...

anladı ki yolu sonlanmamıştı… dahası tan ağarmaktaydı… her ne kadar kuyunun dibinde bulunsa da güneş, yeryüzüne ışığını salmıştı… anladı ki dipten kurtulmak “yürek” istiyordu… ve bu ağırlaşmış kalple yüzeye yükselmeyi dilemek anlamsızdı… bıraktı et parçasını dipte… suyla dolmuş, kasvete boğulmuş, bir zamanlar yüreği diye taşıdığı et parçasını bırakmak zorunda kalmıştı dipte… sonra da ardına bakmadan yükselmeye çabaladı… ve yükselirken yüzeye, yediği vurgunun sancısını yankılanan yemini mırıldanarak yenmeye çalıştı…

İncire ve Zeytine ve Asra ant olsun!....

ve vurdu bedeni yüzeye… tüm yüz üstü bırakılışları ve maruz kaldığı yüzsüzlüklerin bedeli olarak vurdu bedeni yüzeye… yaşıyor olmasını utanç sayanların düştüğü bir kuyuda vurdu bedeni yüzeye…

gün doğmuş, sabah olmuş, tüm kederler elini eteğini çekmişti ki “halk” toplandı kuyusuna…

korkuyla baktı herkes dibe… ve acıdı herkes diptekine… düşmekten korkarak sarktılar, görmeye çalıştılar diptekini… “yazık” dediler “vah vah!”, “kim bilir neydi günahı?”

ve kuyudan bir kuyu sarkıtıldı diptekine…

“Asra ant olsun ki insan ziyandadır, sabredenler ve bunu tavsiye edenler hariç…”
(Asr 1-4)

11 Aralık 2008 Perşembe

...üç noktalı öyküler... birincisi- nehir bozgunu


masa başında önünde boş bir kağıt yazmaya yeltenecek, buna ittirecek bir güç arıyordu… her bir tarafından türlü türlü sesler duyuyor, farklı farklı görüntülere şahitlik ediyordu… her biri, etrafındakilere kendi “yalnızlık manifestosu”nu okuyan isimler…
çoğu zaman onlara dalıp gidiyor, zaman zamanda önündeki boş kağıda – aşırmadan – “kendi”ne ait kelimeler sıralamak istiyordu… çünkü irade için sabah- akşam aç karnına bu manzaradan iki ölçek almalı, güçlü olmalı, kimseye ihtiyaç duymamalıydı… çünkü ihtiyaç duyarsa severdi, severse bağlanır, bağlanırsa kopamaz ve bu kopamamanın getirdiği gerilimle ağlardı… ağlarsa dünyası kana bulanır ve böyle olduğunda da aynaya bakamazdı…
tüm bu sebep- sonuç ilişkisine bulaşmamak için “yalın”lığını güçlü bir iradeye dönüştürmeli, güçlü görünmeli, güçlü bakmalı ve hatta güçlü ağlamalıydı… işte tüm bu hengâme arasında arada bir gözleri nehrin diğer tarafına kayardı… kendi bulundukları kıyıyla aralarına bir azgın nehrin sınır olduğu diğer kıyıya, karşı kıyıya…
işte “yaşam” oradaydı… tüm normal insanlar oradaydı… her biri geceleri uyuyabilen, hüzünlü bir manzara ya da “ölüm” olmadıkça ağlamayan, kendilerini dışlanmış değil de hayatın merkezinde bulabilen, seven ve sevilen, mutlu yarınlara dair konuşabilen, dizi izleyebilen ve bir “dizi” çevresi olan, velhasıl yaşamayı bilen, normlara uygun, cemiyetin bağrına bastığı insanlardı... onlar cemiyeti, cemiyette onları besler dururdu… işte gözleri arada karşı manzaraya daldı mı dolu dolu olurdu… onlar gibi olamayışına üzülürdü… “keşke”lerini sıralardı peşpeşe…Dışlanmışlığından kurtulmak için ya defalarca dinlediği kasvet dolu bir melodiye sığınırdı, ya da etrafındaki “yalnızlık demoları”ndan cımbızla demolar çeker çıkarır sabah- akşam onları söylerdi aynasına…karşı kıyıyla aralarına sınır bu azgın nehirinde “zaman”vari bir uzantısı olduğuna yüzündeki çizgiler derinleştiğine tanıklık ettiğinde kanaat getirdi… akan sular, karşı nehirden bu yana, bu yandan karşı nehre geçmek isteyenlere otak bir referanstı. Arada masadan kalktığında sudan yüzüne bir avuç çarpar, uyanıklık hâlini muhafaza etmeye çalışırdı… birazda karşı kıyıya geçmemesi gerektiğine dair “sudan sebepler” boca edersi sağına soluna…
kıyıya yaklaştığında bazen karşı tarafa köprü inşa etmeye çalışanları görürdü… ama hiç birinin uzun ömürlü olmayışı daha da “öteki”leştirirdi karşı kıyı sakinlerini gözünde… ki kendisi de zaman zaman denerdi bunu… arada, azgın nehrin debisini yavaşlattığını sandığı anlarda teşebbüs ederdi buna…oradan kendine en yakın noktayı belirler ve karşı tarafla antlaşma imzalardı… ancak köprü oluşma aşamasında zamanın azgın dalgalarıyla yerle bir olurdu…
yeniden masa başına oturur, yazgısını yazmaya çalışırdı bu sukut-u imge saatlerinde…
kağıtlarda görünür kılmak isterdi akışını hayatının…belki bir planını bir “kavram haritası”nı çıkarırsa çözüm bulabileceğine inanırdı…
ancak kıyıdaki diğer sakinler rahat bırakmazlardı, onunla alay eder, köprü çalışmalarını aşağılarlardı…o da onların açıklamalarına inanır ve bir daha böyle bir teşebbüste bulunmayacağına dair kendi kendine söz verirdi…ama karşı kıyıya da zaman zaman gözleri kaydığında, gıpta ederdi derinlerinden sonra bakışları düşünce azgın sulara bakar ve yutkunurdu…

su perisinin düşüşü şerefine...

23 Ekim 2008 Perşembe

ŞİKEST VE MEY ÜZERİNE


“Ait”lik ve “sahiplik” üzerine kuruludur şikest
Ve ateş ve su tabiatıyla doğar diplerden
Yeryüzündeki âdem sıfatıyla yaftalanmış tek bir canlı yoktur ki,
Bu diplerden nasiplenmesin, payına düşene “eyvallah” demesin
Ve şikestin hâllerinden biri olsun da yalın olmasın
“Hiç”liğe nişanlı sevdadır kalplere düşen
Ve suyunun rengi bozluğun en kasvet tonudur
Şikest eşi dostu yok eden canavardır
En yalın hâline niyetlenmiş her insana ilkin aynasından görünür
Ne vakit göz aynaya korkuyla bakar yaban ve yabancı
O dem yakalanır cümle vesveseye, kurguya kurban gider
Ne vakit el dokunamaz olur bir başka yüreğe
O dem tırnaklarını geçirir şikest bîçareye
Ne vakit “elif” harfi sayfada durduğu gibi durmaz,
O vakit sivri kısmı batar yüreğe, kanatır, kanırtır
Ve ne vakit damlayanlar katre olarak düşer aynaya
O dem süzülür pınarlardan, deryaya karışmaya çalışır.

Ve mey kardeşidir, her buruşturulmuş yaprağın
Sevgilinin mektubuna önayak olmuş, layık olamamış
Her yanlış kelimenin üzerine çizilen çizgidir
Dahası aynı çizgiyi yanlış isimlere sürüklemektir
Mey sırdır şaire ve şairin bütün borçlarına kefildir
Göze alınan her türlü beladır ve gözden çıkarılan her türlü sefa
Mey ne zevktir ne de keder
Mey sarhoşluğa vesile değil, kefildir
Ve eyvallah demenin en “ey”, “valla”, “ah” hâlidir
İçilebilen en güzel yalandır ve “safî”yattır

Şikest meye delil, mey şikeste davadır
Ve aslında her dava kalu belâya dayanır



Ayşe KARACA

17 Ekim 2008 Cuma

TELVİN

Halkadır dünü yarına bağlayan… Bizi kendimize, gündüzü geceye, hastalığı sağlığa, siyahı beyaza, kalbi akla, susmayı haykırmaya…

Halkadır başı sona, sonu başa bağlayan, dönüşümlü kılan… Zamanı tüm karışık denklemlerden kurtaran, kotaran…

Ve “halka”yla yoğrulup “halka” addedilmiş insan, doğasında zaten var olan bu durumu zorlanmadan kabullenir. Bilinen tüm “iyi” ve “kötü”leri tüm “olur” ve “olmaz”ları kendinde toplayan insan, bu hâllerin her birinden diğerine kısa zamanda geçebilir. Yani halkayı kolayca tamamlayabilir, dahası bulunduğu ekseni fark etmeksizin yoluna devam edebilir.

Işığın deydiği ve gözün yorumladığı ne kadar renk varsa o kadar hâl vardır. Ton farklılığı ayrımında bile aynı hâlin başka versiyonları yaşanır. Renkten renge geçiş bu halkaya Telvin denir.

Telvin ki sürekliliktir, sağlam bir delildir. Farktır, ayrımdır, “yeni”dir. Çoğu kez ebrudur, ebrulî düştür. Tabladaki farklı farklı renkten çeşit çeşit ebrudur her bir insan. Yani her birey mizacına uygun olan renkleri kaynaştırır ve su üstünde yüzdürür. Buradaki çeşitlilik ve çeşitlilikteki değişimdir telvin. Zamandan bağımsız periyodik ya da sabit değişimlerdir renkleri kaynaştıran, ayrıştıran. Kişi fırçayı alıp kendi suyunda dağıtabildiği kadar renklerini o ölçüde dağıtır ve toplar duyuşlarını.

Kırmızı kadar koyudur tutku… Koyulaştıkça kan rengi bir bağ olur tüm kopkoyu duygularda. Açıldıkça pembe düşler kurdurur, düşündürür, sakinleştirir.

Sarı kadar sabittir sadakat… Bağlanmak, bağımlılık oluşturmak…

Mavi kadar özgürdür düşünce... Kayıtsız, bağımsız, kendi hâlince… Koyulaştıkça lacivert bir seyyah, açıldıkça türkuaz bir merak olur.

Yeşil kadar ferahtır huzur… Sarı bir bağımlılık ve mavi bir özgürlükten doğmuştur. Koyulaştıkça yosun yeşili bir korku, açıldıkça fıstık yeşili bir saygıya dönüşür.

Turuncu kadar keskindir öfke… Sarı bir sabitlik ve mavi bir değişkenliğin çalkantısını taşır.

Mor kadar kararlıdır melankoli… Damladığı yerden çıkamayacak gibi yapışkan, özgür bir mavinin, tutkulu kırmızıdan olan şımarık çocuğudur.

Telvin bunlardan birini seçip biriyle yaşamak değil, aralarında geçiş yapmaktır. Ki zaten her âdemoğlu / havvakızı tek birini değil, tekmilini barındırır içinde.

Telvin yaşamaktır. İnsana ait her duygudan miktarınca nasiplenmek, ayarlamak, doz ayarı yapmaktır.

Telvin zamandır. Dördüncü boyutu demlere ayırıp, içteki dünyada renkli takvimlere ulaşmaktır.

Telvin insandır. Doğasında çeşitli “od”lar bulunduran ve her birine “ait” ve “sahip” duygular işe koşan toprak mamulüdür.

Telvin rakstır. Estetik geçişlerle ruhu okşayan, gönlü eğlendiren…

Ve Telvin aşktır. Sayısız renkten sayısız renk oluşturan, yalnızca gönlün emrinde dile gelen, eşanlamlıyı zıt anlamlıya eşit kılan…





Ayşe KARACA