7 Temmuz 2008 Pazartesi

Egotramplen

Temelini “kendini gerçekleştirebilme” isteğinin oluşturduğu mensup olduğumuz toplumda, “takdir edilmek” ya da en azından “kabul görmek” gibi içgüdüsel gayelerimiz var. İnandıklarımızı, yaşam tarzımızı, en basit bir adımımızı bile başkalarının ekranlarında görmek istiyoruz. Yani kendimizi seyredebileceğimiz yüzler arıyoruz.

Toplum tarafında onaylanma isteğinin altında, insan olmanın getirdiği birtakım zaruri nedenler ve çevremizin etkisiyle oluşan içimizdeki enerjiden kurtulabilme isteği yatıyor. Bizler bu enerjiyi olaylar ve olayların bizdeki etkisine yüklediğimiz anlamlarla oluşturuyoruz. Buna ister Freud’un ‘libido’su diyelim, ister ‘elektriklenme’, ‘yüklenme’ gibi anlamlar atfedelim. Nihayetinde tek gerçek var ki o da şudur; ortamların, mekânların hatta iklimlerin bile bir yansıması olan bu enerjiden bir şekilde kurtulma isteği duyuyoruz. Çünkü içimizde tuttukça sakin olamıyor, nefes alamıyoruz.

Esasında yaşamımız, bu eksende yüklenmeler ve deşarj olmalarla dengelemeye çalıştığımız tahterevallidir. Ancak deşarj olma aşamasında ‘hata’lar veriyor sistemimiz(!) Uzmanlara göre sosyal ilişkileri zenginleştirerek bu karmaşadan hasarsız kurtulabiliriz. Yani bir insanın elini sıkıca kavramak bile bizi sakinleştirmeye kâfi! Ancak bırakın el ele tutuşmayı, uzanan ellere şüpheci bakışlar fırlatmak artık metropol (!) bir insan için refleks halini almış durumda. Hâlbuki sosyal bir varlık olan insan yalnız başına asla kendi içinde bir uzlaşmaya varamayacaktır. Dolayısıyla ölçüp tartıp bir karara varmak yerine kolay olanı seçecek ve kendi imparatorluğunda kral olacaktır. Her türlü ‘eğri’ye ‘doru’ bir kılıf uydurmanın mekanik bir hal aldığı günümüzde de bu durumu en iyi sanal ortamlar desteklemektedir. Sınırsızlığın sınır olduğu bu tür portallarda herkes kuralkoyucudur ve daima başkalarından üstün konumdadır. Gerçek hayatta iki kelimeyi bir araya getiremeyen ancak siber âlemde çakal kesilenlerin sayısı tahmin ettiğimizin de üstünde bugün. Bunun bir başka çarpıcı örneği de bilgisayar oyunları. Yaş sınırının 8’e kadar düştüğü oyunlar; kanlı dövüşler yapıyor, bir şehri altüst ediyor, polise kafa tutuyor, kısacası gerçek hayattaki boyun eğdirildiği tüm kuralları ihlal ederek, elindeki joystick’e daha kuvvetli basarak rahatlamaya çalışıyor. Ancak yalnızca küçük yüreğine ağır kayıplar verdiriyor.

Tüm bunlar, kolay yoldan yüzeye çıkma politikasının kilometre taşı olan ‘fastfood’ zihniyetinin eseri. Benlikleri tehdit eden, düşünce yapılarını sorgulamaya yönelten her türlü yabancı etmen, artık insanları düşünmeye yönlendirmekten çok ‘etmen’in kendisini yok etmeye itiyor. Yani ‘ çağın gereği budur’ diyerek işin içinden sıyrılma dürtüsünün altında şu cümle yatıyor; “ Bükemediğin bileği ne yap et ve kır!”. Böylece bir anda birbirimize düşman oluyoruz. Rakip toplumları oluşturuyor ve daima yeterliliğimizi, kapasitemizi kontrol etmeden daha yükseklere odaklanıyoruz. Bir araştırmaya göre hayali iki dünyadan birini seçmeniz isteniyor. Birincisinde siz yılda 50 bin dolar kazanıyorsunuz diğer insanlar 25 bin. Diğerinde ise siz yılda 100 bin dolar kazanıyorsunuz diğer insanlar 250 bin. Hangisini seçerdiniz? Cevaplar tam bir hırs toplumuna yakışır şekilde: Tabiî ki de ilk seçenek! Herkesin büyük villalarda oturduğu bir mahallede sizin küçük bir dairenizin olması, yeterliliği sorgulanmaksızın ezici bir hal(!) Bu durum en basit yarışmalar veya bahislerde bile kendini gösteriyor. Eğlenmek için oynanan oyunlarda bile en yüksek puanı almayı çoğumuz hayat memat meselesi haline dönüştürebiliyor. Alkışlanmak bile bazen insana onaylandığı hissini veriyor.


Bir yerden sonra artık sakinleşmek, rahatlamak yerine daima büyük bir hırsla etrafımızdakileri ezmeye çalışıyoruz. Böylece egomuzu tatmin etmekten çok onu ilahlaştırıyoruz. Sonrasında da abartıları daha da abartarak ‘küçük dağları ben yarattım’ aşamasını da geçip ‘Kafdağı benim eserimdir’ diyebilecek raddeye gelebiliyoruz. Her şeyin ‘en’ine sahip olma isteğiyle dolup taşan yüreğimizde bu kez sahte de olsa elde edilmiş zaferler arası uçurumlarda yitiyoruz. Taşkın sel sularımızda boğuluyoruz. Kıvanıyoruz, sancılanıyoruz, içimize gözyaşı akıtıyoruz ama kimseye (kendimizde dâhil) belli etmiyoruz. Durumu kamufle edebilmek içinde en yüksek gökdelenlerin terasından aşağıdakilere tükürüyor, küfrediyoruz. Sonucunda ise kronik hastalar olduğumuz için hırs virüslerinin içimizdeki istila alanını daraltamıyor, durumu daha karmaşık bir hale getiriyoruz.

Tüm bunlar yetmeyince en sonunda başkalarının egolarından dokunmuş bir bezi; hırs, intikam ve en temel olarak da içimizde dizginleyemediğimiz enerji ile gerdiriyoruz. Sıçramak için kullanacağımız bir tramplen oluşturuyoruz. Böyle bir sisteme de anlamına yaraşır bir isim: Egotramplen! Kendi benliğimize egotramplenimizin merkezinde sıçramalar yaptırıyoruz ki yükselebilelim. Havalandıkça boşlukta rahatlayabilmeyi umut ediyoruz. Her seferinde ‘daha’ pekiştirecinin sayısını arttırarak diğer egotramplenlerdekileri alt etmeye onlardan daha yükseğe ulaşmaya çalışıyoruz.

Bu sıçrayışlar tek bir insanda yaşanan herhangi bir durum ya da karakteristik bir özellik olmaktan çok hızlı yaşayıp hızlı ölmeye ant içmiş insanların ortak özelliği oluyor. Esasında fazlasıyla anormal ve bir o kadar da ilkel olan bu manzara toplumlarda artık bir standart halini alıyor. Fark etmeden ve başdöndürcü bir hızla bu kompleks paradoksları arada bir yaşamıyor, yaşam tarzı haline getiriyoruz. Sonrada bu durumu ‘ teknoloji çağının gereği’ ya da ‘ çağdaş yaşamın ilkesi’ diyerek kapatmaya çalışıyoruz. Ancak yalnızca kendimizi kandırmakla kalmıyor, gelecek nesillere de seçim yapma şansı tanımıyoruz. Yetişmekte olan genç kuşak adım attıkları bu kalabalık ‘egotramplen sirki’nde vakit kaybetmeden yer alma mücadelesine girişiyor. Daha da acınılası, bunu içgüdüsel zannediyor.

Yeryüzünde nesli tükenmekte olan canlı türlerini korumaya, karantina altına almaya çalıştığımız gibi kendi neslimizi de bu evrimleşme (!) sürecinden korumaya çalışmalıyız. Işık geçirmez, ses yalıtımı mükemmel hanelerden çıkmak için duyarlılığımıza engel teşkil eden tüm perdelerini kaldırabilme cesaretini göstermemiz gerekiyor. Yoksa bir gün üstünde yükseldiğimiz ‘egotramplen’lerimiz gevşek bırakıldığında yere çakılacağız. Bu kez de parçalanmış ruhlarımızla birlikte bitkisel hayata terfi etmek zorunda kalacağız.




Ayşe KARACA

5 yorum:

mca dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
mzrkbl! dedi ki...

evet, bana ait, teşekkür ederim

felsefe ve edebiyat kokması, ya da ordan bakınca böyle bir kokunun alınıyor olması çok mutluluk verici...

mca dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
mzrkbl! dedi ki...

=) öyle oldu sağlık olsun,
"SAĞ"lık olsun!!!

Unknown dedi ki...

Öte taraftan ışık sızıyor şiirlerinde ve şiirimsilerin de. Bunu bir tek Sezai Karakoç üstadın eserlerinde hissederdim. Bir de seninkilerde hissettim.