<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-144124641462068008</id><updated>2011-11-04T21:30:17.003-07:00</updated><category term='mor'/><category term='su perisi'/><category term='kaptan'/><category term='şikest'/><category term='duygular'/><category term='mevla'/><category term='kapkara'/><category term='leyla'/><category term='vurgun'/><category term='imitasyonöyküler'/><category term='visal'/><category term='bas-baya'/><category term='seyir defteri'/><category term='ilköğretim'/><category term='21'/><category term='TARİH'/><category term='geridönüşüm'/><category term='seri numarası'/><category term='eyvallah'/><category term='mzrkbl'/><category term='kuyu'/><category term='zeytin'/><category term='dava'/><category term='yol'/><category term='giden'/><category term='nehir'/><category term='mey'/><category term='çocuk'/><category term='afyon'/><category term='din'/><category term='ayık'/><category term='kalan'/><category term='istanbul'/><category term='kitap'/><category term='onbir'/><category term='fuad'/><category term='geri'/><category term='II.MAHMUT'/><category term='dersarası'/><category term='kara'/><category term='kün'/><category term='büyücü'/><category term='ileri'/><category term='duman'/><category term='1mayıs'/><category term='fatih'/><category term='bozgun'/><category term='telvin'/><category term='sırılsıklam'/><category term='büyü'/><category term='bu yol nereye gider'/><category term='kara ve kapkara şeyler'/><category term='KÜFYEŞİLİ'/><category term='kalu bela'/><category term='firak'/><category term='akademik'/><category term='incir'/><category term='asr'/><category term='geçiş'/><category term='mızıkçı'/><category term='fabrika'/><category term='kanlıgerçekler'/><category term='düşünceler'/><category term='oyun'/><category term='halka'/><title type='text'>MZRKBL!</title><subtitle type='html'>şairlerin yalan söylemek için ehliyetleri vardır!
ben halen stajyerliğimin kalkmasını bekliyorum!!!</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://mzrkbl.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mzrkbl.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>mzrkbl!</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16722112978527350420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='18' src='http://4.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SndLzBl2coI/AAAAAAAAAIY/qHb6erFo-TY/S220/n614684780_980622_9853.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>24</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-144124641462068008.post-4074441166866613989</id><published>2010-07-06T02:00:00.000-07:00</published><updated>2010-07-06T02:16:02.149-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mzrkbl'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='din'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='afyon'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ayık'/><title type='text'>DİN AFYONDUR</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/TDLy4fGcEaI/AAAAAAAAAQg/w41cFam1plQ/s1600/25576_389564976121_671266121_3904043_1591698_n.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5490717947953156514" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/TDLy4fGcEaI/AAAAAAAAAQg/w41cFam1plQ/s400/25576_389564976121_671266121_3904043_1591698_n.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat, sürekli arzulamayı dilemeyi gerektirir bu his hiçbir zaman son bulmaz. Daha çok para, daha fazla sosyal çevre, daha çok gezmek….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan, asla doyuma ulaşmaz. Elde ettikçe bir üstünü arzular. Çünkü insan, Allah’ın bir parçasıdır. Allah ki sonsuz kudret ve tüm kusursuzlukların toplamıdır. Dolayısıyla Allah’ın bir parçası olan insan, sonlu ve kusurlu hayattan asla tatmin olmaz. Bu anlamda doyumsuzluk, her ne kadar insanın maddî ya da aç gözlü yanını temsil etse de aslında Yaratıcı’nın bir parçası olan insanın doğasında bulunan normal durumdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatı kusurlu kılan ilk özellik, her şeyin sonlu oluşudur. Tüm güzellikler ya da çirkinler sonludur. Yani &lt;strong&gt;her şey gelip geçicidir&lt;/strong&gt;. Her şey ama her şey bitmeye, tükenmeye, çürümeye, kokuşmaya, yok olmaya mahkumdur. Bazen “eşya”nın miadı dolmadan bile insanı usandırabiliyor. Aynı hazzı vermiyor, ilk zamanki gibi güzel görünmüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatı kusurlu kılan en önemli özellik ölümdür. Her şeyin son bulacağı gibi ömrün de son bulacağını bilmek tüm nimetlerin zevkini kısaltır. Hele de ölümün zamanın bilinmiyor olması kusurlu olduğunun en keskin kanıtıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölümden sonra sayılabilecek en önemli kusur yaşlılıktır. Ve hatta ölüm bile zamanla kabullenebilinirken yaşlılık yani eninde sonunda sağlıktan olacağını bilmek hissi hayatın tek gerçek olduğu yargısını çürütmektedir. Çünkü hayatta, dirilikte mutlaka hazin bir son vardır. Elden ayaktan düşmek, hele de onca yıl sonra kullanılıp bir kenara fırlatılmış hissi yaşamak, yani dışlanmak ve bu sonu biliyor olmak, hayatın sadece salt yaşanacak bir dizi olaylardan ibaret olmadığı düşüncesini ortaya çıkarmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm istekler yerine gelince mutlu olabileceğimizi sanmak yani hayatın yettiğini savunmak kişinin en büyük nimeti beynini tam kullanamadığının göstergesidir. Çünkü temelinde tüm insanlar durup düşünseler ne denli eksik ve insana layık olamayacak kadar eksik, adaletsiz bir dünyada yaşadıklarının farkına varırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kusuru fark ediyor olmak ilk etapta isyan ve olumsuzluk yaşatacaktır. Yani seçim hakkı tanınmadan dayatılmış bu eksik hayatı yaşamak zorunda olmak hele de talih sizden yana değilse (!) çekilmez kabul edilemez olacaktır. Öyleyse bu boş ve anlamsız hayatı çeşitli yollarla tahrip etmeli verdiği psikolojik kaybın hesabı sorulmalı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte din, tam bu noktada başka alternatifler sunar. Din, bu kusurlu yaşama alternatif dünya vaat eder. Dolayısıyla hikayenin burada bitmeyeceğini ve adaletin ve tüm güzelliklerin bir başka dünyada telafi edileceğini müjdeler. Böylece kişinin bu hayata mahkûm olmadığını, karamsar ve mecburen yaşamak zorunda olmadığını söyler. Kusurlu da olsa hayatın biteceğini ve başka bir aleme geçiş yapacağımızı bildiğimiz için yaşamak daha kolay ve daha katlanılır olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda Karl Marx’ın o meşhur cümlesi gibi din toplumların afyonudur. Çünkü rahatlatır, gevşetir, ferahlatır. Din, eksik ve adaletsiz dünyaya sunulmuş bir felahtır. Uzun ve zorlu bir yolculuk sırasında alınmış kas gevşeticidir, sakinleştirir, dayanma gücü verir. Daha da güzeli, yolculuğu sevdirir. Bu yönüyle din afyondur ve varılacak durağa kadar eşlik edebilecek tek sadık yol arkadaşıdır.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/144124641462068008-4074441166866613989?l=mzrkbl.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mzrkbl.blogspot.com/feeds/4074441166866613989/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=144124641462068008&amp;postID=4074441166866613989' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/4074441166866613989'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/4074441166866613989'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mzrkbl.blogspot.com/2010/07/din-afyondur.html' title='DİN AFYONDUR'/><author><name>mzrkbl!</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16722112978527350420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='18' src='http://4.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SndLzBl2coI/AAAAAAAAAIY/qHb6erFo-TY/S220/n614684780_980622_9853.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/TDLy4fGcEaI/AAAAAAAAAQg/w41cFam1plQ/s72-c/25576_389564976121_671266121_3904043_1591698_n.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-144124641462068008.post-593787212693456142</id><published>2010-03-17T12:58:00.000-07:00</published><updated>2010-03-17T13:20:53.521-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mzrkbl'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kanlıgerçekler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='imitasyonöyküler'/><title type='text'>KANLI GERÇEKLER VE İMİTASYON ÖYKÜLER</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/S6E2Dn0A5HI/AAAAAAAAAPI/SpJz6cwe_9I/s1600-h/matrix.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 225px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/S6E2Dn0A5HI/AAAAAAAAAPI/SpJz6cwe_9I/s400/matrix.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5449696459949663346" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Güneş altında söylenmedik söz yoktur”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyayı anlama çabamız karşısında bu cümle heves kırıcı olabiliyor. Ve “büyümek” , “bunu daha önce ben de düşünmüştüm aslında” dejavusuyla kendini gösteriyor. Bildiğimizi, keşfettiğimizi, bulduğumuzu sandığımız şeylerin, zaten bilinen gerçekler olması, bazen heves kırıcı olabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yer küre; bizden öncekilerin yaptığı- yıktığı ya da şahitlik ettiği savaşlar, eylemler, törenler, mimarîler, heykellere tanıklık etti. Bu yaşlı gezegenin, o nemli havasına bizden öncekilerin gerçekleri sinmiştir. Soluduğumuz hava, beynimizde yanınca o “idea”ların bize ait olduğunu sanmamız bundandır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orijinal kelimesi, özgünlük anlamına gelir. Bugün tanımlamak istersek orijinalite; “öncekiler”i farklı versiyonlarda sunmak ya da kombine etmek ya da kesmek kırpmak- uzatmak abartmaktır… Belki de en orijinal cümlelerden biridir Mehmet Akif’inki;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Tarih, tekerrürden ibarettir”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de bu kısır döngü içinde, düşünme telaşı olan insanların endişeleri vardır; Bir şeylerden etkilenmeksizin düşünebilmek… Okuduklarımızın, gördüklerimizin, cemiyetimizin, öğretmenlerimizin değil de kendimize ait düşüncelerle hayata pencere açmak isteriz. İsteriz ki; her birimizin orijinal(!) manifestoları olsun…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan sosyal bir canlıdır.sosyallikse etkileşimi getirir. Ve bir düşünür, şöyle orijinal (!) bir şey söyler; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“İnsanın en önemli niteliği kestirilemezliğidir” &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani insan ki, beşer… Bir dem “düşündüm”se, başka dem “düştüm” olur. Bunun yanında “kendimi bildim bileli “ deyiminin gerçek karşılığını, insan hayatının ergenlik ya da bunun bitimi olarak düşünecek olursak, bu süreç içinde, görülenler, duyulanlar, izlenilenler iz bırakmaz mı? Yani “hadi sil baştan” deyince öncekilerden bir yerlerde hiç leke kalmaz mı?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte tam bu noktada şunu sormalıyız kendimize; “Kafamdakilerin ne kadarı benim?” Yaşama dair söyeleyeceğimiz her söz, çalacağımız her fırça darbesi, üreteceğimiz her melodi bir noktadan sonra özgün olma sıfatını kaybedecektir. Ki bunların salt kitaplarla, salt akılla, N.Ş.A.’da , ideal tüm şartlarla, yani laboratuar ortamında dezenfekte edilmiş fikirler olma ihtimali nedir? Küçücük bir ihtimal, milyonda bir…&lt;br /&gt;Düşünerek ulaştığımızı sandığımız her düşünce daha önce yaşlı gezegenimizde var olmuş olan bir gerçektir. Şebnem Ferah’ın “perdeler” isimli parçasındaki o cümle gibi;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“düşündüm buldum sandığım, yüzyıllık gerçekler”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya da “vizontele” filmindeki o mağlum replik gibi;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“resimli radyo mu? Şerefsizim aklıma gelmişti…”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla şöyle bir kurcalarsak bize ait sandıımız bir çok gerçeğimiz aslında daha önce okuduğumuz, bir imitasyon öykünün resimli sayfasıdır. Ne kadar iyelik eki yüklersek yükleyelim başkasının – artık kime zimmetlenebilir bilemem – olduğu gerçeğini değiştirmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ya böylesine zincirleme paranoyayı bilmek bize ne kazandırabilir? Yalomun kitabında Nietzsche’nin şu sözüne bir bakmalı;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"En iyi gerçekler, kişinin kendi yaşam deneyimlerinden koparılmış kanlı gerçeklerdir ..."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu noktada şunu söyleyebiliriz; birikimlerimiz, hayatımızı yönlendiremez. Ya da “kanlı gerçekle”imizin hakkından başkalarına ait “alıntı”larla gelemeyiz. Soyunup meydana çıkmalı, kalkanları bir kenara atmalı tam da bu evre de aklımızla değil gönlümüzle düşünmeliyiz. Tolstoy’un o güzel cümlesindeki gibi;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"...İyiyle kötünün ne olduğuna insanaların söyledikleri ve yaptıklarına bakılarak karar verilemez. İlerlemenin kendisi de hakem olamaz, hakem benim yüreğimdir."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman hatırlamak gerekir; zulamızda mutlaka imitasyon öykülerimiz ancak valizimizin içinde daima kanlı gerçeklerimiz vardır…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/144124641462068008-593787212693456142?l=mzrkbl.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mzrkbl.blogspot.com/feeds/593787212693456142/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=144124641462068008&amp;postID=593787212693456142' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/593787212693456142'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/593787212693456142'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mzrkbl.blogspot.com/2010/03/kanli-gercekler-ve-imitasyon-oykuler.html' title='KANLI GERÇEKLER VE İMİTASYON ÖYKÜLER'/><author><name>mzrkbl!</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16722112978527350420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='18' src='http://4.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SndLzBl2coI/AAAAAAAAAIY/qHb6erFo-TY/S220/n614684780_980622_9853.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/S6E2Dn0A5HI/AAAAAAAAAPI/SpJz6cwe_9I/s72-c/matrix.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-144124641462068008.post-6464789154027243865</id><published>2010-01-08T12:50:00.000-08:00</published><updated>2010-01-09T02:01:15.398-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mzrkbl'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fatih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='istanbul'/><title type='text'>FATİH'TEN BU YANA...</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/S0ewvoLoGtI/AAAAAAAAAOQ/876A714iOcY/s1600-h/FAT%C4%B0H.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 299px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/S0ewvoLoGtI/AAAAAAAAAOQ/876A714iOcY/s400/FAT%C4%B0H.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5424498608477575890" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;MEKAN&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;isteklerimiz kadar esir, vazgeçebildiklerimiz kadar hürüz. algısal dünyamızda üç boyutlu madde anlayışımız bir de zaman var. bir sonraki de "mekan algısı" olabilir. beşinci boyut...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;TUTKU&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bulunulan mekan, en az öneme sahip, en güçsüz etkenmiş gibi görünse de aslında sînelerdeki aitlik- sahiplik denklemine en yakın noktadır. bir yerin müptelası olmak esir olduklarınız arasında en yoğun duyduğunuz şeydir aslında. belki son tahlilde aşk bile bir mekana ait olma hissi karşısında mağlubiyet yaşayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;FATİH&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"Ya İstanbul beni alır, ya ben İstanbul'u..."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sultan Mehmet bir komutanın toprak sevdasından, "kızıl elma" ülküsünden ziyade önüne geçilmez bir mekan tutkusuyla sarfetmiştir bu cümleyi...&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Herkesin var bir kimsesi. Hiç kimsesiz kaldım medet, Kimsesizler Kimsesi...`&lt;/em&gt; derken bile bir şehr-i şehir sevdasının sıcaklığını umut ederek yalvarmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ŞİİR&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul'a sözlüklerde bir anlam tayin etmek gerekirse muhtemelen en çok "şiir" kelimesiyle karşılaşılacaktır. şiir ve İstanbul kelimeleri hemen hemen her dilde doğrudan ya da dolaylı olarak, bir noktada kesişecektir. şiir dediğimiz şeyde ne kadar İstanbul aranırsa, İstanbul dediğimiz şeyde de o kadar şiir bulunacakatır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;KADIN&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve birçok şiirde güzel, vefasız bir kadındır İstanbul... güzelliği İstanbul olmasından vefasızlığı çok sevgilisi bulunmasından ileri gelir. bir nevi uğruna "er meydanı" kurulan bir dilberdir... ki aynı er meydanının anlamını da içine alan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İYİ, GÜZEL AMA...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"güzel yerdir ama..."&lt;br /&gt;Fatih'ce ve şairce sevmek başkadır, "güzel" sıfatından sonra "ama" bağlacı eklemek başka... şehir demek başkadır, memleket demek başka, şehr-i şehir demek bambaşka...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;BEKÂ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatih'ten önce Fatih'ten bu yana ve bundan sonra... o dilber kimseye kalmadı, ne Konstantin ne Fatih ne Kanuni... İstanbul dahi bakî kalmayacaktır, evet!... ne acı ve ne hoş...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/144124641462068008-6464789154027243865?l=mzrkbl.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mzrkbl.blogspot.com/feeds/6464789154027243865/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=144124641462068008&amp;postID=6464789154027243865' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/6464789154027243865'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/6464789154027243865'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mzrkbl.blogspot.com/2010/01/fatihten-bu-yana.html' title='FATİH&apos;TEN BU YANA...'/><author><name>mzrkbl!</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16722112978527350420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='18' src='http://4.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SndLzBl2coI/AAAAAAAAAIY/qHb6erFo-TY/S220/n614684780_980622_9853.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/S0ewvoLoGtI/AAAAAAAAAOQ/876A714iOcY/s72-c/FAT%C4%B0H.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-144124641462068008.post-5362447111826277463</id><published>2009-10-28T13:32:00.000-07:00</published><updated>2009-10-28T13:35:22.404-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mzrkbl'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kalan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='giden'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yol'/><title type='text'>(K)ALAN PSİKOLOJİSİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SuirAGy4g3I/AAAAAAAAAMI/kyEk3DlodPA/s1600-h/358e2ce74adcfaa107a1f7fd953257ec.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 350px; height: 211px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SuirAGy4g3I/AAAAAAAAAMI/kyEk3DlodPA/s400/358e2ce74adcfaa107a1f7fd953257ec.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5397752171715920754" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Tuhaftır… Nicedir terminalin önünden geçerken “unutulmuşluk” hissi uyanıyor bende… Sanki birilerini otobüsü kalkmış, hatta yol almışlarda beni unutmuşlar gibi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya da gecenin sessizliğini bozan hava limanına iniş için sinyaller veren ve derinden gelen bir uçak motorunun sesi… Terk edilmişlik hissi uyandırıyor.. Sanki geç kalmışım da uçağı kaçırmışım gibi..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette kendimi referans almayacağım… Psikolojisi düzgün biri değilim, evet… Ama sanmıyorum ki bu duyumsadıklarım hepten kişisel şeyler olsun… Mesela; filmlerin çoğunda “uzak”lık ya da “veda” algısını oluşturabilmek için tren rayları gözüne sokulur seyircinin… Ya da tramvayın hareket zili… Yani bir “ulaşım” aracı homurtusu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü uzaklaşan herhangi bir araç – motorsuz olanlarda dahil- unutulmuş hissi uyandırıyor biraz… Ve “sonsuzluk” algısını doğuştan getirdiğini sanan insan, en çok da bu “”son”lu lahzalarda hezeyana uğruyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Terk etmek de unutulmuşluğa ya da terk edilmişliğe benzer aslında… O an itibariyle ayrıldığınız – geride bıraktığınız şey-  sanki, gelecek zamanlardan birinde hatırınıza düşüpte canınızı sıkacaktır. Herhangi bir mekan, bir insan, bir kent, bir düşünce, aynadaki bir görüntü, kırıklarını aldırdığımız saçın “kırık”ları, günün son ışıkları… Farkında olmadan terk ettiğimiz şeylerden bazıları…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Terk edip giden de terk edilenler kadar ziyandır aslında. En azından ilk ya da son tahlilde … Mesela, gelecek planların öznesi olan o ölümsüz(!) sevgili, sabah karşı güneşe mağlup olmuş ay ışığı, belediyece kaldırılmış çöp konteynırı, vapurda eskortluk yapan martı….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes, her şey illa bir şekilde terk eder, terk edilir… Bunu zamana da mal etsek, modern çağın dinamik sistemidir de desek, kaçınılmaz bir “ Ayrılıklar Yumağı’nın merkezindeyizdir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama ille de kalan olmak zordur. Terk edilen zamanın ve mekanın emanetçisi olmak… arkadan bakmak, “yok”luğu fark eden ilk taraf olmak…. Bu böyle devam eder ve bir acıterasy acıterasyon silsilesidir, sürer gider… Postmodernizmin lanetlediği “sabit”lik duygusu üzerine çeşitli arabesk motifler kombine edilir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa limanlardır gemileri gemi yapan… Bir bakıma “vefa” kelimesine ihanet etmeyen taraftır kalan… Gidenin ardı sıra bıraktığı bir düzine hatayı telafi etme lüksüne sahip olandır….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göçebe Türklere ilk ev sahipliği yapan bilgenin evidir… Köklenmenin ve bulunduğu mekanın “insan”ı olmanın ismidir…. Dahası bir ismi olabileceklerin sıfatıdır… Sonu gelmez yolculukların son limanı, elde kalan son alandır “kalan”...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/144124641462068008-5362447111826277463?l=mzrkbl.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mzrkbl.blogspot.com/feeds/5362447111826277463/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=144124641462068008&amp;postID=5362447111826277463' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/5362447111826277463'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/5362447111826277463'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mzrkbl.blogspot.com/2009/10/kalan-psikolojisi.html' title='(K)ALAN PSİKOLOJİSİ'/><author><name>mzrkbl!</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16722112978527350420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='18' src='http://4.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SndLzBl2coI/AAAAAAAAAIY/qHb6erFo-TY/S220/n614684780_980622_9853.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SuirAGy4g3I/AAAAAAAAAMI/kyEk3DlodPA/s72-c/358e2ce74adcfaa107a1f7fd953257ec.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-144124641462068008.post-2847779632371524968</id><published>2009-09-15T03:29:00.000-07:00</published><updated>2009-09-15T03:32:09.438-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mzrkbl'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ilköğretim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çocuk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='akademik'/><title type='text'>SADECE ÇOCUKLAR İÇİN KALEMİ ELİNE ALMAK</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/Sq9tAIGiGjI/AAAAAAAAAJY/Td49Vp_9dgw/s1600-h/Ã§ocuk+ve+kitap.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5381639928673344050" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 254px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/Sq9tAIGiGjI/AAAAAAAAAJY/Td49Vp_9dgw/s400/%C3%A7ocuk+ve+kitap.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;İlköğretimde Çocuk Ve Kitap&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlköğretim, kişinin öğretimle tanıştığı yerdir. Çocuk; bilgiyle, kitapla, kalemle, harfle, burada karşılaşır. Ve bu ilk tanışma bireyin entelektüel yaşamının yanı sıra hayata bakış açısının da temellerinin atılacağı bir tanışmadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okulla birlikte çocuğun hayatına istesin ya da istemesin kitaplar girer. İlköğretimde, birkaç istisna dışında çocukların kitabı sevmemesi mümkün değildir. Bir takım aile alışkanlığı, kişisel kaynaklı mesafeleri saymazsak, ilköğretim; çocuğunun kitapla en barışık olduğu dönemlerden bir tanesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukların yaşlarına göre kitaplardan beklentileri farklıdır. Ancak genel olarak kendisiyle örtüşebilecek bir başka dünyada kendi iradelerinin hükmünü sürmek isterler. Aslında bir yetişkinin de en temel beklentisi olan bu istek, onlar için de geçerlidir, tek fark ise kitabı kurguladıkları dünyanın sıradan bir parçası olarak benimsemeleri ve bir basamak olarak kullanmalarıdır. Bu anlamda kitap, çocuğun hayatı içerisinde bir nevi Süpermen karakterinin kıyafetlerini değiştirerek bambaşka bir insan olarak çıktığı telefon kulübesine benzer. Kendisine gerçek hayatta gerçekleştirmediği sınırsız alanlar, her şeyi gerçekleştirebilecek gücü verir. Bu anlamda örnek verilebilecek birçok eser vardır şüphesiz. Ancak “Küçük Prens” bunlar arasında ilk akla geleceklerdendir. Fransız yazarın, bir çocuğun gözünden yetişkin dünyasını anlattığı bu eser, bugün yetişkinlerin bile başucu kitabı olma unvanını, her insanın bu çocukluk devresinden mutlaka geçmiş olması sayesinde kazanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu açıdan çocuklar için yazmak, hem basit bir şartı hem de süreç içerisinde ortaya çıkabilecek birçok hassas kriteri sağlamayı gerektirmektedir. Onları anlayabilmek için onların dönemlerindeki deneyimleri hatırlayabilmek gerekir. Bunu içinde belki güçlü bir hafızadan ziyade o dönemlerden bugünlere var olagelmiş bir hassasiyetle çevreyi izleyebilmek gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun yanında kullanılacak üslup da basit ancak işlevsel olmalıdır. Kısa ancak özlü öyküler onların hem hayal dünyalarını kısıtlamaz hem de sıkılmalarına engel olur. Ancak daha küçük yaş grupları için bazen geniş tasvirler, panaromik anlatımlar daha etkili olabilir. Yine de detaylarda bile uzun cümleler kullanmak küçük okuyucuları sıkabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kullanılacak olan dil, her ne kadar basit gramer bilgisi ve yaygın kelimelerden oluşacak olsa da anlatılacakların bel kemiğini teşkil eder. Kullanımı ne kadar yaygın olursa olsun yabancı kökenli kelimelerden ziyade bunların Türkçe karşılıklarını kullanmak daha anlamlı olacaktır. Gerekirse bu bilinmeyen ve yaygın olmayan kelimelerin anlamları parantez içinde açıklanmalı, çocukların bu kelimeleri bir şekilde kazanmalarına yardımcı olunmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyküler ya da kısa hikâyelerden çıkarılması gereken sonuç, çocuğun adeta gözüne sokarcasına, çok net ve öykünün bütününden bağımsız ve sırıtacak şekilde sunulmamalıdır. Verilmek istenen mesajın olayların bütününe yayılarak kullanılması, böylece mesaja, çocuğun farkında olmadan ulaşmasının sağlanması daha sağlıklı bir yöntemdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlköğretim çocuğu, her ne kadar somut işlemler döneminde olsa da sunulacak öykülerin hayal dünyalarını genişletecek donanımda mekan, zaman ve karakterler içermesinde fayda vardır. Bunun için özellikle 4-6 yaş arası çocuklarla konuşmak, onları sorularla yönlendirmek suretiyle, nasıl hayal kurduklarını, nasıl bir dünyada rahat edebileceklerinin anlaşılması, yazarlar için kolaylaştırıcı bir yöntem olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle Anadolu gibi çok çeşitli destanlara ev sahipliği yapmış bu topraklarda, çocuklara sunulabilecek en temel fantastik yazılı yapıtlar destanlarımız olacaktır. Bu anlamda onların hem hayal gücü esnekliği için destek sağlanmış hem de yavaş yavaş tarih, kültür ve millet bilincinin temelleri atılmış olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oluşturulacak kitaplarda anlatılan olayların resmedilmesi, öykülerin görsel öğelerle desteklenmesi de önemlidir. Böylece çocukların kolayca dikkatlerinin toplanması sağlanmış olur. Bu anlamda çizgilerin, konturların daha yuvarlak, renklerin seçimininse daha sıcak ve çarpıcı renkler seçilmesinde yarar vardır. Ayrıca bilinenin dışına çıkmak da çocuklara ilginç gelebilir. Mesela, bir bahar tasviri resminde güneş sarı yerine yeşil ile renklendirilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çocuk için kalemi eline almak, yazarların için çoğu kez zorlayıcı ancak eğlenceli bir süreç olacaktır. Çünkü reel değerler ve bir takım rakamların dışında, kendi çocukluğunda dolaşmak, eğlenceli bir nostalji yapmak, belki bir terapi işlevi bile görebilir.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/144124641462068008-2847779632371524968?l=mzrkbl.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mzrkbl.blogspot.com/feeds/2847779632371524968/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=144124641462068008&amp;postID=2847779632371524968' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/2847779632371524968'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/2847779632371524968'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mzrkbl.blogspot.com/2009/09/sadece-cocuklar-icin-kalemi-eline-almak.html' title='SADECE ÇOCUKLAR İÇİN KALEMİ ELİNE ALMAK'/><author><name>mzrkbl!</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16722112978527350420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='18' src='http://4.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SndLzBl2coI/AAAAAAAAAIY/qHb6erFo-TY/S220/n614684780_980622_9853.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/Sq9tAIGiGjI/AAAAAAAAAJY/Td49Vp_9dgw/s72-c/%C3%A7ocuk+ve+kitap.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-144124641462068008.post-8732394807418442800</id><published>2009-07-26T13:39:00.000-07:00</published><updated>2009-07-29T08:27:30.294-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mzrkbl'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='firak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='leyla'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mevla'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='visal'/><title type='text'>VİSAL VE FİRAK ÜZERİNE</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/Sm4jGF5m2YI/AAAAAAAAAIE/_W57xFGdbiY/s1600-h/visal_pembe.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5363262793814825346" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 232px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/Sm4jGF5m2YI/AAAAAAAAAIE/_W57xFGdbiY/s400/visal_pembe.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Zaman kavramı da dahil bir çok anlayışımız, doğrusal bir düzlem üzerinde kuruludur.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Yani bir A noktası bir b noktası ve bu ikisini birleştiren çizgi üzerinde ilerleyen bir hareketli...&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Olguları, olayları arka arkaya gelen diziler olarak nitelemek yani "temel" zaman anlayışından mantık yürütmek, farkında olmadan gerçekleştirdiğimiz bir mekanizmadır. Birçok şey kademelidir, evrimsel sürece tâbidir. Bu dünyasal bakış açısı, o meşhur pandora kutusundaki son şeyi, umudu, su yüzeyine çıkarır...&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Önce umut eder, sonra bekler, sonra kavuşuruz ya da men ediliriz. Yani o zaman çizgisinin, bulunduğumuz noktasının ilerisindeki bir noktada hep erişmek istediğimiz bir nokta vardır. Yaşamı temellendiren bu döngü, bizi daima sonraki basamaklardan birine nişanlı kılar. Yani vuslata, visale.. Yani istenen her neyse ona kavuşabilmeye...&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bu kimi zaman bir sevgilidir, kimi zaman bir kent, kimi zamanda ihtiyaç duyulan maddesel bir şey. Erişmek hayal edilemeyecek denli güzel ve "şimdi" nin noksanlıklarına derman bir "yarın"dır. Öylesine caziptir ki yalnızca hayalini kurmak ya da sözünü etmek heyecan verir. Visal, mevcut tüm "ayrı"lıkların yegane dermanıdır. O an için biriciktir ve milât olacaktır.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Mutlu son masallarının tüm albenisi o mutlu sona ulaşmadan evvelki beklentilerin gölgesindedir birazda. Tamam, sevgiliye ulaşılmıştır ancak ulaşmadan evvel Kaf Dağı'nın diğer eteğinde kalmış olan kuştan sevgiliyi sormak da geride kalmıştır artık... Visal tam da bu noktada hayalkırıklığı sıfatına dönüşebilir istemeden. Kavuşma anı ne kadar şâşâlı olursa olsun önceki bekleyişler ve azab hâlleri kelimelere sığamayack denli güzeldir.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bir Akıl Hocası şöyle der "ihtiyacınız olan vitrindeki o güzel ayakkabıyı almaya kudretiniz varsa da bir süre almayın ve birkaç gün vitrinden izlemekle yetinin. Çünkü mutluluk küçük tatminlerin içinde gizlidir.Ve kimbilir belki de bu anlayış makro düşünce sistemleriniz ve dualarınız için de yer edinecektir.&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Bir başka açıdan firak yani erişememek yani kavuşamamak üzerine kurulu platonik aşk, daha kalıcı nitelikler taşır. Firak, sırdır, söz edilemeyecek denli güzeldir, üstü örtülesidir, saklanasıdır. Dahası sınırsızlığı, sonsuzluğu vaad eder. Visalin ömrü belliyken Firak adeta ölümsüzdür. Bu yüzdendir ki unutulmaz aşk hikâyelerinde ya da ramak kalmış ama gerçekleşememiş kavuşmalarda daha efsunlu, daha derindüşler saklıdır. Bu yüzden vuslata erişememiş aşklar hep yaşar, ölümsüzleşir...&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Tüm tutku, heves, arzu ya da hayal gücü yani alçak ya da yüksek beklentiler visal ile ateşlenirken firak ile harlanır. Bu yüzden visal leyla olmuşken firak mevladır...&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/144124641462068008-8732394807418442800?l=mzrkbl.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mzrkbl.blogspot.com/feeds/8732394807418442800/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=144124641462068008&amp;postID=8732394807418442800' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/8732394807418442800'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/8732394807418442800'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mzrkbl.blogspot.com/2009/07/visal-ve-firak-uzerine.html' title='VİSAL VE FİRAK ÜZERİNE'/><author><name>mzrkbl!</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16722112978527350420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='18' src='http://4.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SndLzBl2coI/AAAAAAAAAIY/qHb6erFo-TY/S220/n614684780_980622_9853.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/Sm4jGF5m2YI/AAAAAAAAAIE/_W57xFGdbiY/s72-c/visal_pembe.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-144124641462068008.post-2916413213991914280</id><published>2009-06-08T13:56:00.000-07:00</published><updated>2009-06-08T14:01:26.921-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mzrkbl'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TARİH'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='KÜFYEŞİLİ'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='II.MAHMUT'/><title type='text'>II.MAHMUT'A</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/Si18HjywqfI/AAAAAAAAAH0/UepTDJIFDNM/s1600-h/MahmutII.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5345064802067720690" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 213px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/Si18HjywqfI/AAAAAAAAAH0/UepTDJIFDNM/s400/MahmutII.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;II. Mahmut ;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaçıncı kez ismini yazıyorum bu arkası kullanılmış çalışma kağıtlarına bir bilsen…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanzimatı ilân ettiğin o Gülhane Parkına dair ıslak, dumanlı, yalın anılarım hâla gözümde tüterken, ben nasıl rakamlara, olaylara, telaffuzu zor kelimelere odaklanayım, sen söyle…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;II. Mahmut ;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhtemelen herhangi bir bilgin yok; seni tarih kitaplarında çekiştiren yazarlarla ilgili&lt;br /&gt;Ve bu kitapları hatmetmek zorunda olan öğrencilerle ve benimle ilgili… Ama ben senin ismini bilmem kaçıncı kez içimden tekrar ede ede yazıyorum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;" II.Mahmut, Nizam-ı Cedit’in devamı niteliğindeki Sekban-ı Cedit’i kurdu. Yeniçerilerin bir kısmını eğitimden geçirerek Eşkinci Ocağını kurdu ancak yeniçerilerin isyanı üzerine tekrar kaldırttı.”&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Şimdi neden seni anıyorum biliyor musun? Şu yukarıdaki paragraf gibi neler neler okudum ve yazdım yıllardır ( yazarak çalışan bir öğrenci kompleksiyim ben!) ve kelimeler, isimler, cümleler gibi içime musallat olan kasvette aynı renkte her seferinde; küf yeşili…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin benden zerre kadar haberin olmadan, ülkemin sınav sistemlerinin dayatması olarak kaçtır yaptığın yenilikleri, imzaladığın antlaşmaları, tarihlerini, önemini, kimler arasında yapıldığını bilmem gerekir, daha da kötüsü herhangi bir tarih merakı ya da ateşi ile değil, bir sayısal öğrencisi olarak zorunlu olarak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır alınma üstüne lütfen! Bir başka Osmanlı Padişahına da aynı serzenişte bulunabilirdim. Kişisel bir garezim yok sana, kaldı ki; tarih sayfalarındaki “ilân” ve “imzalar”ın kadar tanıyorum seni… sorun ne tarih dersinde ne de çalışırken bile tekerrür etmesinde! Ne bileyim belki bende… şu sıralar yazacak birilerini aramamda ve bulamayıp ta sana yazışımda…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;II. Mahmut; şimdi müsadenle… Şimdi göz attımda aslında Tanzimatı sen ilân etmemişsin, sen hazırlatmışın Abdülmecit İlân etmiş. Bunun ayrımına varmam gerek, buradan soru gelebilir netekim! Daha bedenimle yaşam arasındaki farkı fark edememişken, bunu fark etmeliyim, müsadenle!... &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/144124641462068008-2916413213991914280?l=mzrkbl.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mzrkbl.blogspot.com/feeds/2916413213991914280/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=144124641462068008&amp;postID=2916413213991914280' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/2916413213991914280'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/2916413213991914280'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mzrkbl.blogspot.com/2009/06/iimahmuta.html' title='II.MAHMUT&apos;A'/><author><name>mzrkbl!</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16722112978527350420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='18' src='http://4.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SndLzBl2coI/AAAAAAAAAIY/qHb6erFo-TY/S220/n614684780_980622_9853.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/Si18HjywqfI/AAAAAAAAAH0/UepTDJIFDNM/s72-c/MahmutII.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-144124641462068008.post-1356447082462782835</id><published>2009-05-04T08:29:00.000-07:00</published><updated>2009-05-04T08:35:59.870-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mzrkbl'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kün'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fuad'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='1mayıs'/><title type='text'>FUAD</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/Sf8KRQTutUI/AAAAAAAAAHU/Wv8cyKltDXQ/s1600-h/fuad.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5331991775381730626" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 315px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/Sf8KRQTutUI/AAAAAAAAAHU/Wv8cyKltDXQ/s400/fuad.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Fuad: (Farsça) 1.Kalp, yürek anlamındadır 2. Anne karnında ceninin kalbinin ilk atışıdır.&lt;br /&gt;Kün : Yaratıcının “ol” emridir.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Yaşadığını hissedebildiği ölçüde vardır insan. Hayatı hissedebildiği müddetçe haberdardır kendinden.&lt;br /&gt;Bunun için duyulara başvurur. Göze, kulağa, buruna, dile, ayağa, kulağa… Hissettiği ölçüde – yaşadığını bilmenin iki temeli- zamanı ve mekânı algılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve aslında görmeden, dokunmadan, tatmadan çok; çoğu kez duymadan inanamaz insan. İşittiği sürece ikna ve dâhil olur yaşama. Ve bundandır sağır doğmuş olanların, ses verebildiği halde konuşamaması. Ve ses alamadıklarındandır sağır ve dilsizlerin - diğer duyu noksanlığına sahip olanlardan daha çok- öylece izlemek zorunda kalmaları…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ses ki haberdir insana ve haber göndermesi için aracıdır. Ses ki ritimleri, melodiyi, müziği meydana getirir. Sayfalarca anlatılacak olanı dakikalara sığdırıverir. Olduğu yerde hayat, olmadığı yerde ölümdür. Ölüm sessizliği değil midir yaşamdan uzak? Ve en çok da “çıt çıkmıyor”sa çalmaz mı tehlike çanları?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bu yüzden ritmiktir melodiktir hayat. Rüzgarın uğultusu, yaprakların kımıldaması, bir bebeğin uyurkenki nefesi, katreye düşen yağmur damlası… her biri hayattır ve seslidir. Yani hayat seslerin cümlesidir, ritmiktir. Bu ritmik hayat, tek vuruşluk bir emrin eseridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;KÜN!&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Göklerin ve yerin mübdi’idir. (Onları önceden hiçbir örneği bulunmaksızın yaratandır.) Bir şeyin olmasını isteyince ona sadece ol der, o da oluverir. ”(Bakara Sûresi, 117)&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek vuruşluk bir emirdir hayatın özü. Ve bu, her an tekrarlanır durur. Yaratıcı, emrini yarattıklarının vücut buluşunda tekrarlar. Duyabilen ruhlara “Kün!” sestir. Ve ses, yaşamın tam da kendisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanınsa en temel ritmi, kalbindedir. Nabızdır, “hayatta olma”nın çizgisini çizen. Ve nabız, tek vuruştan oluşan ritimlerdir, böylece taşır insanı hayata. Ona canlılık özelliği atfeder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Fuad… Bir pıhtının ilk “kün” emrine itaatidir. İlk selam, ilk variyet izi, ilk eşik… kalemle okumaya talip olmuş ilk ses. Ve nüfus kütüğüne bir kalemin darbesiyle resmiyet kazanacak olan, beşere dönüşecek olandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fuad, ete kemiğe bürünecek alağın ilk “tek vuruşluk” ritmidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve insan “tek vuruşluk” ritimler topluluğudur. Son vuruşta “gök kubbede hoş bir seda” bırakma çabasında… yani Son Vuruştur, Fuad’ın dönüşümünü tamamlayan… Fuad, tonlardan, desibellerden, baslardan, tizlerden geçer de bir “es” ile son bulur, yeniden “kün” emrini beklemek için…&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/144124641462068008-1356447082462782835?l=mzrkbl.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mzrkbl.blogspot.com/feeds/1356447082462782835/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=144124641462068008&amp;postID=1356447082462782835' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/1356447082462782835'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/1356447082462782835'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mzrkbl.blogspot.com/2009/05/fuad-farsca-1.html' title='FUAD'/><author><name>mzrkbl!</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16722112978527350420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='18' src='http://4.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SndLzBl2coI/AAAAAAAAAIY/qHb6erFo-TY/S220/n614684780_980622_9853.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/Sf8KRQTutUI/AAAAAAAAAHU/Wv8cyKltDXQ/s72-c/fuad.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-144124641462068008.post-1672059688121947071</id><published>2009-03-01T14:08:00.000-08:00</published><updated>2009-03-02T07:45:07.282-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mzrkbl'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='geri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='halka'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='geridönüşüm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ileri'/><title type='text'>GERİ (YE) DÖNÜŞ (ÜM)</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SasH6JjotuI/AAAAAAAAAFQ/3Nyn7qaA4yM/s1600-h/grdnÅŸm.png"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5308345281365456610" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 377px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SasH6JjotuI/AAAAAAAAAFQ/3Nyn7qaA4yM/s400/grdn%C5%9Fm.png" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;Bilince uzun süre çağrılmayan “bilme” ya da “yaşanmışlıklar” bir müddet sonra kaybolur (mu?)…&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Bilinç akıcıdır. Daima güncellenmek ister. En monoton yaşamlarda bile en az bir önceki günden farklı bir şeyler bir kenara kaydedilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaydedilenler arasında ancak kullanılanlar hatta sık kullanılanlar taze kalır. Aktif belleğe çağrıştırılmayan birçok şey daha alt basamaklara itilir. Kişiden kişiye farklılık gösteren bu basamaklar, hatırlanma olasılıklarına göre; yukarıdan aşağıya doğru sıralanırlar ve derinden yüzeye doğru aktifleşirler. Yani unuttuğumuzu sandığımız hiçbir şey tamamen yok olmaz. Yalnızca zihnin taraçalaşmış basamaklarının, en kötü ihtimalle en dibini boylamış sakinleri olarak varlığını korumaya devam eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu olay; bilgi, eşya, hatıra ya da bir insanla cansız bir varlık ya da eylem arasında gerçekleşiyorsa tek taraflıdır. Ancak unutmak eylemi bir insan ile bir başka insan arasında(n) geçiyorsa tek taraflı değildir. Unuttuğumuz ya da tarafından unutulduğumuz insanlar, bir şekilde etkileşim içinde olduğumuz zihinlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son dönemlerde laboratuvar deneyleriyle de desteklenen bir şey var ki iletişim kurmanın olmazsa olmazı sayılan eylem artık konuşmak değildir. Çünkü insanlar sürekli aktif olan zihinlerle yaşarlar. Ve her ne kadar ilk bakışta farklı görünsek de özünde hepimiz farklı zihinlerde oluşan ortak çağrışımlarla anlaşmaktan başka bir şey yapmıyoruz. Dolayısıyla yalnızca bu kanıdan destekle unutmak tek taraflı değildir diyebiliriz. Çünkü “o” dediğiniz beyinde bir algıdan ibarettir. Ve zihne çağrıldığı ölçüde gelir, hatırda kalır. “O” nun sizi kendi zihninde çağırdığı ölçüde siz de “O”nu kendi zihninizde çağırırsınız. Ne zaman “O”nu hatırda tutmayı bırakırsanız, “O” algısı bilinç basamaklarında alt katlara doğru yol alır. Ve bilinç altına itilir, yaşamını sürdürmeye kaldığı yerden devam eder…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka açıdan varlığımıza, varîyete, varlıklara ait her şey beynimizdeki algılar topluluğudur. Bunun doğru olduğunu varsayalım. Unutmak ya da unutulmak böyle bir varsayıma dayandırıldığında daha elle tutulur olur. Belki zihindeki çoğu şeyi yok edecek denli unutmak- normal şartlar altında- mümkün değildir ancak onların varlığının yine kendimizle alakalı olduğunu bilmek daha bir kontrol sahibi yapar bizi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatırlamak, yani zihne yeniden çağırmak en az unutmak kadar sistemlidir. Ve tersine işleyebilen her sistem gibi, “baş” sayılan her şey “son”, “son” sanılansa başlangıç…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatırlamak bazen kendiliğinden gerçekleşir bazen de isteğimizle olur. Kendiliğinden gerçekleşen, beklenmedik bir anda ve aniden olur.  Ve bu tür hatırlanmaya genelde bir koku, bir ses, bir isim, bir renk aracıdır. Ama bunlar arasında en güçlü ve en hızlı çağrışımı yapan aracı şüphesiz kokudur. Çünkü diğer duyulardan farklı olarak koku algısı herhangi bir ara kanal olmaksızın direkt sinirlerle beyine iletilir. (Diğer duyu algılarında ara nöronlar bulunduğu hâlde koku algısını taşıyan nöronlar doğrudan beyine bağlanır.) Dönemin ikliminin getirdiği kokular ya da kullanılan parfümler ya da o ana karışmış beklenmedik kokular, rayihalar, doğrudan hatırlamaya vesiledir. Bu anlamda sık sık parfümünü değiştiren biri için hatırlamak, kategorilendirilmiş bir hâl alacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kokudan sonra hatırlamaya en çok yardımcı diğer algılar sırasıyla işitme ve görmedir. Yakın döneme ait bir şarkı çalındığında radyoda “Bu şarkı ilk çıktığında Antalyadaydım ” dememiz bundan kaynaklanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çağrıştıran aracılar bizi çoğu kez hatırlamak zorunda da bırakabilir. Yani elimizde olmadan, yani istemeden… Tüm cepheleri denize bakan bir cezaevine ulaşan dalga seslerinin, yıllar sonra tahliye olmuş mahkumun zihninde hep bir cendere hissiyatı yaratması bundandır. Ve böyle bilme ve unutma ve hatırlamalar çoğu kez bizden izinsiz zihnimizi meşgul eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bizden izinsiz gerçekleşen meşguliyetler zararlı mıdır peki? Çoğu kez evet! Çünkü bu tür hatırlamalar hep geriye dönüşü ve o dönemin yaşattıklarını ( sevinç, hüzün, acı… Gibi ) bugüne taşır. Hâl böyle olunca Mevlana’nın sık sık işe koşulmasını öngördüğü o mühim tembih askıda kalır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Dünle beraber ne varsa dünde kaldı cancağzım,&lt;br /&gt;Artık yeni şeyler söylemek lâzım…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Yeni şeyler söyleyemiyor olmak eskilerin avuntularıyla kalakalmakla ilgilidir. “Dün”ün götürdüklerini bugüne yansıtarak korkmak yerinde saymaktır ki böyle bir şey hatırlıyor olmayı zararlı bir alışkanlık hâline dönüştürür. Elif Şafak “Pinhan” da meseleye şöyle yaklaşır;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“…Çünkü geçmiş dediğin bir rüya idi&lt;br /&gt;Ve de gelecek…&lt;br /&gt;Onlar olmadığında ne günah vardı ne kötülük&lt;/em&gt;…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En nihayetinde diğer tüm alışkanlıklar gibi unutmak ve hatırlamak da kişinin emrine sunulmuş gerekliliklerdir. Ve tüm diğer alışkanlıklar gibi dozunda oldukları müddetçe sevimlidirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konu unutmak ve hatırlamak olunca, ucu zamana değen her şey gibi- ve aslında tüm her şey gibi- “yeni” ve “eski” sıfatlarını türetmek lâzım gelir. Yani ortada mutlaka bir eski dolayısıyla da bir yeni varsa, insanların heyecanların, aşkların, hüzünlerin, günlerin, gecelerin, doğanın, dünyanın da bir miadı vardır. Ve aslında her şey unutmaya, unutulmaya sonra hatırlamaya sonra yeniden unutmaya mahkûmdur. Belki buna dair en güçlü delil ahiret inancıdır. Dünyada yapılan işlerin hatırlatılması hiçbir şeyin sonlu olmadığına yalnızca “var”lığına ilişkin miâdının dolduğuna delildir. Dolayısıyla ne yaşanmışlıklar ne de insanlar zihinlerden ve dünyadan öylece yitip giderler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve her şey bir halkadan ibarettir aslında. Dönmekten, dönüşümden, değişimden ibaret. Tıpkı o meşhur fizik kuralı gibi; “ Enerji doğada hiçbir zaman kaybolmaz, yalnızca dönüşür.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu dönüşümün geriye doğru olan versiyonudur hatırlamak. Geri dönüşüm, tüm diğer değişim ve dönüşümleri kapsayan çok reaksiyonlu bir halkadır. Ve canlı cansız her şey bu çemberden geçmeye mahkûmdur. Geri dönüş yoktur, geriye dönüşüm vardır. Dolayısyla geri ve ileri kavramları da birbirinin içine geçmiş diğer zıtlıklar gibi yalnızca birbirlerine referanstırlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayşe KARACA&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/144124641462068008-1672059688121947071?l=mzrkbl.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mzrkbl.blogspot.com/feeds/1672059688121947071/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=144124641462068008&amp;postID=1672059688121947071' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/1672059688121947071'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/1672059688121947071'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mzrkbl.blogspot.com/2009/03/bilince-uzun-sure-cagrlmayan-bilme-ya.html' title='GERİ (YE) DÖNÜŞ (ÜM)'/><author><name>mzrkbl!</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16722112978527350420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='18' src='http://4.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SndLzBl2coI/AAAAAAAAAIY/qHb6erFo-TY/S220/n614684780_980622_9853.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SasH6JjotuI/AAAAAAAAAFQ/3Nyn7qaA4yM/s72-c/grdn%C5%9Fm.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-144124641462068008.post-3859279961502749026</id><published>2009-01-25T13:53:00.000-08:00</published><updated>2009-01-26T13:20:19.287-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mzrkbl'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='zeytin'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kuyu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='asr'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='vurgun'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='incir'/><title type='text'>...üç noktalı öyküler... ikincisi - kuyu vurgunu</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SXzhqphgG0I/AAAAAAAAAFI/eGFA2dW3GEQ/s1600-h/harvesterofsorrow+003.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5295355384697985858" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 312px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SXzhqphgG0I/AAAAAAAAAFI/eGFA2dW3GEQ/s400/harvesterofsorrow+003.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; ay ışığı… ona doğdu, onda öldü, onda arındı… başka türlüsünün olmayacağına inanmıştı… çünkü ay ışığı yoksa gecesi karanlıktı… ve karanlık gecelerde düşleri kana bulanırdı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;bir gece… karanlık bir gece… en çok çiy tanesinin düştüğü sessiz bir gece… uğursuz uğultulara maruz kalmış bir gece… sıfatları “kasvet”in suyuna batırılmışta arıtılmış zifiri bir gece… ne ay vardı ortalıkta ne de yakamoz… hava soğuk, yalınlık diz boyuydu… bildiği tüm çöl, deniz ve dağ hikâyelerini sıraladı içindeki korkuya… avutmaya, sakinleştirmeye çalıştı… başvurdu satırlara, haritalara… yer beğenmeye çalıştı bu içine bırakıldığı gecenin karanlığında… bulamadı… itilmiş ve ötelenmişti… ancak mecburdu bu geceyi yaşamaya…&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bunu unutma, hatırla ama!&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;ve bilirdi ki her hüsran gecesi aslında birer şanstı… -dahası “hüsran” çok sanat müziği bir kelimeydi-… kendisine yeni “bilme”ler vaat eden, ender eşikti her bir gece… eşik değeri nispetince afyon alarak acıyı dindirmeli, katlanılır seviyeye geldiğinde de kullanmalıydı… bilirdi ki böyle olduğu müddetçe hem leylîden azat olur, hem leylîye köle olurdu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve böyle kotarabileceğini düşündüğü gece ilerlerken ve tanın yaklaştığını sanmışken birden tüm enerjisi yok oldu… az kaldığını düşündüğü bir anda kendisinin az kaldığını fark etti… katlanamayacak olmasını bilmek daha da ağır sendeledi iradesini… ve çok kısa bir an dolunay belirdi gökyüzünde… ve yansıması düştü yeryüzüne… kurtulduğunu sandı, acele etti. Ve yakamozu yakalamak uğruna &lt;strong&gt;kuyuya atladı…&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;irtifa kaybederken boşlukta, dipte kendisine gülümseyen yakamoza daldı… ancak yaklaştıkça dibe, gölgesi yakamozu yuttu ve kendi “tutulması” sahnelendi kuyuda… kısa süren bu tutulmadan sonra süzüldüğü boşluk yerini karanlık bir suya bıraktı… ciğerleri ve kalbi doldu suyla… ve dolunay bulutların arkasına kaçtı, yakamoz terk etti olay mahallini…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ağırlaştıkça dibe vurdu… dibe vurdu…dibin dibine vurdu… dibin dibinin dibine vurdu… daha doğrusu öyle olduğunu zannetti… bitmeyen bu düşüş tüm algılarını dipsizleştirdi… ve ciğerleri patlamak üzereyken yüreği tabana değdi… kendini bırakmaktan başka çözümü olmayanların yaptığı gibi çırpınmadı, panikte yapmadı… serbest bıraktı bedenini, ruhunu… &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;serbest bıraktı umut arayışını, isyanını, sâfiyatlığını, kompleksliğini, morunu, mavisini… “bitti” dedi, kapadı gözlerini… ve esnekliği ölçüsünde “son nokta”ya geldiğini sandı ve bunun rahatlığı ile bıraktı kendini…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sonra birden yükseleceğini hissetti… ancak ağırlığını kaldıramadı su… yüreği ağırdı artık bu dipte… ağır gelmişti her şey yüreğine… ve bir yemin yankılandı kuyuda…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;İncire ve Zeytine ant olsun!...&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;anladı ki yolu sonlanmamıştı… dahası tan ağarmaktaydı… her ne kadar kuyunun dibinde bulunsa da güneş, yeryüzüne ışığını salmıştı… anladı ki dipten kurtulmak “yürek” istiyordu… ve bu ağırlaşmış kalple yüzeye yükselmeyi dilemek anlamsızdı… bıraktı et parçasını dipte… suyla dolmuş, kasvete boğulmuş, bir zamanlar yüreği diye taşıdığı et parçasını bırakmak zorunda kalmıştı dipte… sonra da ardına bakmadan yükselmeye çabaladı… ve yükselirken yüzeye, yediği vurgunun sancısını yankılanan yemini mırıldanarak yenmeye çalıştı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;İncire ve Zeytine ve Asra ant olsun!....&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve vurdu bedeni yüzeye… tüm yüz üstü bırakılışları ve maruz kaldığı yüzsüzlüklerin bedeli olarak vurdu bedeni yüzeye… yaşıyor olmasını utanç sayanların düştüğü bir kuyuda vurdu bedeni yüzeye…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gün doğmuş, sabah olmuş, tüm kederler elini eteğini çekmişti ki “halk” toplandı kuyusuna…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;korkuyla baktı herkes dibe… ve acıdı herkes diptekine… düşmekten korkarak sarktılar, görmeye çalıştılar diptekini… “yazık” dediler “vah vah!”, “kim bilir neydi günahı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve kuyudan bir kuyu sarkıtıldı diptekine…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Asra ant olsun ki insan ziyandadır, sabredenler ve bunu tavsiye edenler hariç…”&lt;br /&gt;(Asr 1-4)&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/144124641462068008-3859279961502749026?l=mzrkbl.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mzrkbl.blogspot.com/feeds/3859279961502749026/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=144124641462068008&amp;postID=3859279961502749026' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/3859279961502749026'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/3859279961502749026'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mzrkbl.blogspot.com/2009/01/kuyu-vurgunu.html' title='...üç noktalı öyküler... ikincisi - kuyu vurgunu'/><author><name>mzrkbl!</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16722112978527350420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='18' src='http://4.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SndLzBl2coI/AAAAAAAAAIY/qHb6erFo-TY/S220/n614684780_980622_9853.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SXzhqphgG0I/AAAAAAAAAFI/eGFA2dW3GEQ/s72-c/harvesterofsorrow+003.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-144124641462068008.post-8121171274670554242</id><published>2008-12-11T09:25:00.000-08:00</published><updated>2008-12-11T09:27:46.271-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mzrkbl'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='su perisi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bozgun'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='nehir'/><title type='text'>...üç noktalı öyküler... birincisi- nehir bozgunu</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SUFNiPPv_BI/AAAAAAAAAEo/vqmP3MCG31A/s1600-h/1259522.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5278585488858414098" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 285px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SUFNiPPv_BI/AAAAAAAAAEo/vqmP3MCG31A/s400/1259522.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;masa başında önünde boş bir kağıt yazmaya yeltenecek, buna ittirecek bir güç arıyordu… her bir tarafından türlü türlü sesler duyuyor, farklı farklı görüntülere şahitlik ediyordu… her biri, etrafındakilere kendi “yalnızlık manifestosu”nu okuyan isimler…&lt;br /&gt;çoğu zaman onlara dalıp gidiyor, zaman zamanda önündeki boş kağıda – aşırmadan – “kendi”ne ait kelimeler sıralamak istiyordu… çünkü irade için sabah- akşam aç karnına bu manzaradan iki ölçek almalı, güçlü olmalı, kimseye ihtiyaç duymamalıydı… çünkü ihtiyaç duyarsa severdi, severse bağlanır, bağlanırsa kopamaz ve bu kopamamanın getirdiği gerilimle ağlardı… ağlarsa dünyası kana bulanır ve böyle olduğunda da aynaya bakamazdı…&lt;br /&gt;tüm bu sebep- sonuç ilişkisine bulaşmamak için “yalın”lığını güçlü bir iradeye dönüştürmeli, güçlü görünmeli, güçlü bakmalı ve hatta güçlü ağlamalıydı… işte tüm bu hengâme arasında arada bir gözleri nehrin diğer tarafına kayardı… kendi bulundukları kıyıyla aralarına bir azgın nehrin sınır olduğu diğer kıyıya, karşı kıyıya…&lt;br /&gt;işte “yaşam” oradaydı… tüm normal insanlar oradaydı… her biri geceleri uyuyabilen, hüzünlü bir manzara ya da “ölüm” olmadıkça ağlamayan, kendilerini dışlanmış değil de hayatın merkezinde bulabilen, seven ve sevilen, mutlu yarınlara dair konuşabilen, dizi izleyebilen ve bir “dizi” çevresi olan, velhasıl yaşamayı bilen, normlara uygun, cemiyetin bağrına bastığı insanlardı... onlar cemiyeti, cemiyette onları besler dururdu… işte gözleri arada karşı manzaraya daldı mı dolu dolu olurdu… onlar gibi olamayışına üzülürdü… “keşke”lerini sıralardı peşpeşe…Dışlanmışlığından kurtulmak için ya defalarca dinlediği kasvet dolu bir melodiye sığınırdı, ya da etrafındaki “yalnızlık demoları”ndan cımbızla demolar çeker çıkarır sabah- akşam onları söylerdi aynasına…karşı kıyıyla aralarına sınır bu azgın nehirinde “zaman”vari bir uzantısı olduğuna yüzündeki çizgiler derinleştiğine tanıklık ettiğinde kanaat getirdi… akan sular, karşı nehirden bu yana, bu yandan karşı nehre geçmek isteyenlere otak bir referanstı. Arada masadan kalktığında sudan yüzüne bir avuç çarpar, uyanıklık hâlini muhafaza etmeye çalışırdı… birazda karşı kıyıya geçmemesi gerektiğine dair “sudan sebepler” boca edersi sağına soluna…&lt;br /&gt;kıyıya yaklaştığında bazen karşı tarafa köprü inşa etmeye çalışanları görürdü… ama hiç birinin uzun ömürlü olmayışı daha da “öteki”leştirirdi karşı kıyı sakinlerini gözünde… ki kendisi de zaman zaman denerdi bunu… arada, azgın nehrin debisini yavaşlattığını sandığı anlarda teşebbüs ederdi buna…oradan kendine en yakın noktayı belirler ve karşı tarafla antlaşma imzalardı… ancak köprü oluşma aşamasında zamanın azgın dalgalarıyla yerle bir olurdu…&lt;br /&gt;yeniden masa başına oturur, yazgısını yazmaya çalışırdı bu sukut-u imge saatlerinde…&lt;br /&gt;kağıtlarda görünür kılmak isterdi akışını hayatının…belki bir planını bir “kavram haritası”nı çıkarırsa çözüm bulabileceğine inanırdı…&lt;br /&gt;ancak kıyıdaki diğer sakinler rahat bırakmazlardı, onunla alay eder, köprü çalışmalarını aşağılarlardı…o da onların açıklamalarına inanır ve bir daha böyle bir teşebbüste bulunmayacağına dair kendi kendine söz verirdi…ama karşı kıyıya da zaman zaman gözleri kaydığında, gıpta ederdi derinlerinden sonra bakışları düşünce azgın sulara bakar ve yutkunurdu…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;su perisinin düşüşü şerefine...&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/144124641462068008-8121171274670554242?l=mzrkbl.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mzrkbl.blogspot.com/feeds/8121171274670554242/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=144124641462068008&amp;postID=8121171274670554242' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/8121171274670554242'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/8121171274670554242'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mzrkbl.blogspot.com/2008/12/noktal-ykler-birincisi-nehir-bozgunu.html' title='...üç noktalı öyküler... birincisi- nehir bozgunu'/><author><name>mzrkbl!</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16722112978527350420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='18' src='http://4.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SndLzBl2coI/AAAAAAAAAIY/qHb6erFo-TY/S220/n614684780_980622_9853.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SUFNiPPv_BI/AAAAAAAAAEo/vqmP3MCG31A/s72-c/1259522.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-144124641462068008.post-8264729819492295503</id><published>2008-10-23T10:52:00.000-07:00</published><updated>2008-10-23T11:17:17.686-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mzrkbl'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='eyvallah'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='şikest'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mey'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dava'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kalu bela'/><title type='text'>ŞİKEST VE MEY ÜZERİNE</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SQC_lD43Y4I/AAAAAAAAAC8/KlBa5nALt_A/s1600-h/Åikest.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5260415008188621698" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 226px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SQC_lD43Y4I/AAAAAAAAAC8/KlBa5nALt_A/s320/%C5%9Fikest.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;“Ait”lik ve “sahiplik” üzerine kuruludur şikest&lt;br /&gt;Ve ateş ve su tabiatıyla doğar diplerden&lt;br /&gt;Yeryüzündeki âdem sıfatıyla yaftalanmış tek bir canlı yoktur ki,&lt;br /&gt;Bu diplerden nasiplenmesin, payına düşene “eyvallah” demesin&lt;br /&gt;Ve şikestin hâllerinden biri olsun da yalın olmasın&lt;br /&gt;“Hiç”liğe nişanlı sevdadır kalplere düşen&lt;br /&gt;Ve suyunun rengi bozluğun en kasvet tonudur&lt;br /&gt;Şikest eşi dostu yok eden canavardır&lt;br /&gt;En yalın hâline niyetlenmiş her insana ilkin aynasından görünür&lt;br /&gt;Ne vakit göz aynaya korkuyla bakar yaban ve yabancı&lt;br /&gt;O dem yakalanır cümle vesveseye, kurguya kurban gider&lt;br /&gt;Ne vakit el dokunamaz olur bir başka yüreğe&lt;br /&gt;O dem tırnaklarını geçirir şikest bîçareye&lt;br /&gt;Ne vakit “elif” harfi sayfada durduğu gibi durmaz,&lt;br /&gt;O vakit sivri kısmı batar yüreğe, kanatır, kanırtır&lt;br /&gt;Ve ne vakit damlayanlar katre olarak düşer aynaya&lt;br /&gt;O dem süzülür pınarlardan, deryaya karışmaya çalışır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve mey kardeşidir, her buruşturulmuş yaprağın&lt;br /&gt;Sevgilinin mektubuna önayak olmuş, layık olamamış&lt;br /&gt;Her yanlış kelimenin üzerine çizilen çizgidir&lt;br /&gt;Dahası aynı çizgiyi yanlış isimlere sürüklemektir&lt;br /&gt;Mey sırdır şaire ve şairin bütün borçlarına kefildir&lt;br /&gt;Göze alınan her türlü beladır ve gözden çıkarılan her türlü sefa&lt;br /&gt;Mey ne zevktir ne de keder&lt;br /&gt;Mey sarhoşluğa vesile değil, kefildir&lt;br /&gt;Ve eyvallah demenin en “ey”, “valla”, “ah” hâlidir&lt;br /&gt;İçilebilen en güzel yalandır ve “safî”yattır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şikest meye delil, mey şikeste davadır&lt;br /&gt;Ve aslında her dava kalu belâya dayanır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayşe KARACA&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/144124641462068008-8264729819492295503?l=mzrkbl.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mzrkbl.blogspot.com/feeds/8264729819492295503/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=144124641462068008&amp;postID=8264729819492295503' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/8264729819492295503'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/8264729819492295503'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mzrkbl.blogspot.com/2008/10/ikest-ve-mey-zerine.html' title='ŞİKEST VE MEY ÜZERİNE'/><author><name>mzrkbl!</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16722112978527350420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='18' src='http://4.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SndLzBl2coI/AAAAAAAAAIY/qHb6erFo-TY/S220/n614684780_980622_9853.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SQC_lD43Y4I/AAAAAAAAAC8/KlBa5nALt_A/s72-c/%C5%9Fikest.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-144124641462068008.post-6956631697762453168</id><published>2008-10-17T14:04:00.000-07:00</published><updated>2008-10-17T14:20:28.150-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mzrkbl'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='düşünceler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='duygular'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='geçiş'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='telvin'/><title type='text'>TELVİN</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SPkBiSy1MxI/AAAAAAAAACc/2QeTMAGMB0c/s1600-h/yazÄ±ya+iliÅkin+resim.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5258235728603984658" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SPkBiSy1MxI/AAAAAAAAACc/2QeTMAGMB0c/s320/yaz%C4%B1ya+ili%C5%9Fkin+resim.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Halkadır dünü yarına bağlayan… Bizi kendimize, gündüzü geceye, hastalığı sağlığa, siyahı beyaza, kalbi akla, susmayı haykırmaya…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halkadır başı sona, sonu başa bağlayan, dönüşümlü kılan… Zamanı tüm karışık denklemlerden kurtaran, kotaran…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve “halka”yla yoğrulup “halka” addedilmiş insan, doğasında zaten var olan bu durumu zorlanmadan kabullenir. Bilinen tüm “iyi” ve “kötü”leri tüm “olur” ve “olmaz”ları kendinde toplayan insan, bu hâllerin her birinden diğerine kısa zamanda geçebilir. Yani halkayı kolayca tamamlayabilir, dahası bulunduğu ekseni fark etmeksizin yoluna devam edebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Işığın deydiği ve gözün yorumladığı ne kadar renk varsa o kadar hâl vardır. Ton farklılığı ayrımında bile aynı hâlin başka versiyonları yaşanır. Renkten renge geçiş bu halkaya Telvin denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telvin ki sürekliliktir, sağlam bir delildir. Farktır, ayrımdır, “yeni”dir. Çoğu kez ebrudur, ebrulî düştür. Tabladaki farklı farklı renkten çeşit çeşit ebrudur her bir insan. Yani her birey mizacına uygun olan renkleri kaynaştırır ve su üstünde yüzdürür. Buradaki çeşitlilik ve çeşitlilikteki değişimdir telvin. Zamandan bağımsız periyodik ya da sabit değişimlerdir renkleri kaynaştıran, ayrıştıran. Kişi fırçayı alıp kendi suyunda dağıtabildiği kadar renklerini o ölçüde dağıtır ve toplar duyuşlarını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırmızı kadar koyudur &lt;strong&gt;tutku&lt;/strong&gt;… Koyulaştıkça kan rengi bir bağ olur tüm kopkoyu duygularda. Açıldıkça pembe düşler kurdurur, düşündürür, sakinleştirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarı kadar sabittir &lt;strong&gt;sadakat&lt;/strong&gt;… Bağlanmak, bağımlılık oluşturmak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mavi kadar özgürdür &lt;strong&gt;düşünce&lt;/strong&gt;... Kayıtsız, bağımsız, kendi hâlince… Koyulaştıkça lacivert bir seyyah, açıldıkça türkuaz bir merak olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeşil kadar ferahtır &lt;strong&gt;huzur&lt;/strong&gt;… Sarı bir bağımlılık ve mavi bir özgürlükten doğmuştur. Koyulaştıkça yosun yeşili bir korku, açıldıkça fıstık yeşili bir saygıya dönüşür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turuncu kadar keskindir &lt;strong&gt;öfke&lt;/strong&gt;… Sarı bir sabitlik ve mavi bir değişkenliğin çalkantısını taşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mor kadar kararlıdır &lt;strong&gt;melankoli&lt;/strong&gt;… Damladığı yerden çıkamayacak gibi yapışkan, özgür bir mavinin, tutkulu kırmızıdan olan şımarık çocuğudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telvin bunlardan birini seçip biriyle yaşamak değil, aralarında geçiş yapmaktır. Ki zaten her âdemoğlu / havvakızı tek birini değil, tekmilini barındırır içinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telvin yaşamaktır. İnsana ait her duygudan miktarınca nasiplenmek, ayarlamak, doz ayarı yapmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telvin zamandır. Dördüncü boyutu demlere ayırıp, içteki dünyada renkli takvimlere ulaşmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telvin insandır. Doğasında çeşitli “od”lar bulunduran ve her birine “ait” ve “sahip” duygular işe koşan toprak mamulüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telvin rakstır. Estetik geçişlerle ruhu okşayan, gönlü eğlendiren…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Telvin aşktır. Sayısız renkten sayısız renk oluşturan, yalnızca gönlün emrinde dile gelen, eşanlamlıyı zıt anlamlıya eşit kılan…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayşe KARACA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/144124641462068008-6956631697762453168?l=mzrkbl.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mzrkbl.blogspot.com/feeds/6956631697762453168/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=144124641462068008&amp;postID=6956631697762453168' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/6956631697762453168'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/6956631697762453168'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mzrkbl.blogspot.com/2008/10/telvin.html' title='TELVİN'/><author><name>mzrkbl!</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16722112978527350420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='18' src='http://4.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SndLzBl2coI/AAAAAAAAAIY/qHb6erFo-TY/S220/n614684780_980622_9853.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SPkBiSy1MxI/AAAAAAAAACc/2QeTMAGMB0c/s72-c/yaz%C4%B1ya+ili%C5%9Fkin+resim.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-144124641462068008.post-3873786515985028466</id><published>2008-10-15T11:02:00.000-07:00</published><updated>2008-10-15T11:22:33.772-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mzrkbl'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kara ve kapkara şeyler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kara'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='21'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kapkara'/><title type='text'>KARA VE KAPKARA ŞEYLER ÜZERİNE</title><content type='html'>Aşk üzerine yazılanlar; kara, kapkaraydı…” ( elif şafak- pinhan)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçgen prizmadan yansıtıldı ışık yüreğime&lt;br /&gt;Yedi ayrı renge ayırdım, ayrıştırdım&lt;br /&gt;Ve her biri doğasına uygun davranılmasını istediğinde&lt;br /&gt;Önce suya saldım ebruli düşlere meylederek&lt;br /&gt;Meğer uçmaktan farklı değilmiş ki yüzmek&lt;br /&gt;Hava da su da afyonmuş ruhta ve tende&lt;br /&gt;Bunu fark etmenin faturası ağır getirildi önüme&lt;br /&gt;Prizmayı tuzla buz edip binlerce “ben”i izledim&lt;br /&gt;Her bir zerreyi “tuzlu su”da yüzdürdüm&lt;br /&gt;Yalın hâllere gark oldum, önsöz hazırladım cehenneme&lt;br /&gt;Ve bir gece hepsini kara kazanlara atıp tutuşturdum&lt;br /&gt;Kaynattım, kara, kapkara kıldım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne kadar gözünü karartırsan aşk için&lt;br /&gt;O denli hasmı karşına alırsın&lt;br /&gt;Dert değil küllenmiş sineye ateş&lt;br /&gt;Ancak közün cesareti de ateşten&lt;br /&gt;Kül dediğin KARA ve KAPKARAdır&lt;br /&gt;Doğmaya bin gerekçe bin de şahit ister&lt;br /&gt;Ve asla kefil bulunmaz “canlar pazarı”nda&lt;br /&gt;Dahası tek bir âdem inanmaz bu tufana&lt;br /&gt;“şimdi yanmak vaktidir” der içinden bir ses&lt;br /&gt;Bir başkası eşlik eder ona; “uyma ona, ne der herkes!”&lt;br /&gt;Davran artık cahil kraliçe hava karardı&lt;br /&gt;Tufan geçti yalnızca ben ve yüreğim sağ kaldı….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(şair olamayacak tüm zavallılar için =) )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(21. yıla sönük bir hediye)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/144124641462068008-3873786515985028466?l=mzrkbl.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mzrkbl.blogspot.com/feeds/3873786515985028466/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=144124641462068008&amp;postID=3873786515985028466' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/3873786515985028466'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/3873786515985028466'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mzrkbl.blogspot.com/2008/10/kara-ve-kapkara-eyler-zerine.html' title='KARA VE KAPKARA ŞEYLER ÜZERİNE'/><author><name>mzrkbl!</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16722112978527350420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='18' src='http://4.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SndLzBl2coI/AAAAAAAAAIY/qHb6erFo-TY/S220/n614684780_980622_9853.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-144124641462068008.post-9183362309364751827</id><published>2008-09-22T05:37:00.000-07:00</published><updated>2008-09-22T05:39:42.157-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='oyun'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mzrkbl'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bas-baya'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mızıkçı'/><title type='text'>OYUNUN MIZIKCISINA İLİŞKİN ANALİZLER</title><content type='html'>Basbaya mızıkcılıktı yaptığı; bas- baya!&lt;br /&gt;Bu kadar kırılacak, alınacak, tuzla buz olacak tek bir somut nedeni yoktu…&lt;br /&gt;Hem değilmiydi ki kendisi aynasına tekrarlar dururdu : “ben güçlüyüm!”&lt;br /&gt;Yanlış anlamış olmalı ki; güçlü olmak; huzurlu, güvende, prestij sahibi olmak değildi&lt;br /&gt;Hiçbir tutku yoktu ki yeryüzünde çaresizlik batağında yeşermesin…&lt;br /&gt;Bu kadar kırılacak, mızıkcılık yapacak tek bir nedeni yoktu…&lt;br /&gt;Gemiden çapayı atmaktı amaç, çapa atacak limandan ziyade&lt;br /&gt;Çünkü sevdanın doğasında kavuşmak değil, kavuşmaya duyulan özlem vardı…&lt;br /&gt;Ve tüm bunları damıtarak “salt” bir umut elde etmekti amaç, gecelerce…&lt;br /&gt;Ağlamayı ar saymayıp, kendine kazanılmış bir zafer saymaktı…&lt;br /&gt;Söze dökmeye, sözlerle oyalanmaya ihtiyaç duymamaktı…&lt;br /&gt;Bir bakışta, bir rüzgarda, bir mavide, bir damla suda değil miydi aradığı?...&lt;br /&gt;Binlerce mum yaksa ve saatlerce eriyişlerini izlese tatmin edemezdi hiç biri…&lt;br /&gt;En güzeli kelimeleri bulmaya çalışarak, nev-i şahsına munhasır şiirler yazmak hiç değildi!&lt;br /&gt;Yazmaya çalışıp ta ziyan ettiği kağıtlardan uçurtma yapmaktı belki&lt;br /&gt;Uzunca bir ip bağlayıp uçurtmaya, ipi bileklerine sarmaktı sıkı sıkı&lt;br /&gt;Sonra havalandıkça uçurtma ipi serbest bırakmaktı gökyüzüne&lt;br /&gt;Tınıların bir araya gelerek türküler taşımasından ziyade kulağına,&lt;br /&gt;Tınısal sessizliğini kendisine beden diliyle anlatacak bir lâl özlemi izlemekti…&lt;br /&gt;Telefonun çalmasını beklemekten çok, çalmazken ki kapsama alanı sınırlarını çizmekti güzel olan…&lt;br /&gt;Uzaklara gitme isteğini budayıp budayıp dallandırmaktan çok,&lt;br /&gt;Yakınlardaki bir başka tohuma su verebilmekti.&lt;br /&gt;Güzel olan beklemekti, gelmeyecek olsa da bekleneni&lt;br /&gt;Bir duman savurmaktan ziyade aynı mekâna, dumanla da olsa varlığını bilmekti ötelerden…&lt;br /&gt;Ayazda üşümekti güzel olan, sıcacık camların arkasından izlemekten ziyade.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi nankörlük etmemek, mızıkcılık yapmamak lazım elbette…&lt;br /&gt;Bu kadar kırılgan olmamak lazım, kaynar suyu görünce çatlamamak lazım…&lt;br /&gt;Olana bitene gülümseyerek kucak açmak, kabullenmek, boyun eğmek,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ARTIK YENİ ŞEYLER SÖYLEMEK LAZIM!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayşe KARACA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/144124641462068008-9183362309364751827?l=mzrkbl.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mzrkbl.blogspot.com/feeds/9183362309364751827/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=144124641462068008&amp;postID=9183362309364751827' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/9183362309364751827'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/9183362309364751827'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mzrkbl.blogspot.com/2008/09/oyunun-mizikcisina-ilikin-analizler.html' title='OYUNUN MIZIKCISINA İLİŞKİN ANALİZLER'/><author><name>mzrkbl!</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16722112978527350420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='18' src='http://4.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SndLzBl2coI/AAAAAAAAAIY/qHb6erFo-TY/S220/n614684780_980622_9853.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-144124641462068008.post-3587972715169992834</id><published>2008-09-06T06:44:00.000-07:00</published><updated>2008-09-06T06:48:21.069-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mzrkbl'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='onbir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dersarası'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sırılsıklam'/><title type='text'>DERS ARASI</title><content type='html'>İçimde bir hüzün...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sırılsıklam...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akıtamadığım gözyaşlarımdan öte&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçimde bir hüzün...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuruluktan bîhaber,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuruntudan hâllice...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayşe KARACA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/144124641462068008-3587972715169992834?l=mzrkbl.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mzrkbl.blogspot.com/feeds/3587972715169992834/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=144124641462068008&amp;postID=3587972715169992834' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/3587972715169992834'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/3587972715169992834'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mzrkbl.blogspot.com/2008/09/ders-arasi.html' title='DERS ARASI'/><author><name>mzrkbl!</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16722112978527350420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='18' src='http://4.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SndLzBl2coI/AAAAAAAAAIY/qHb6erFo-TY/S220/n614684780_980622_9853.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-144124641462068008.post-2536171837339524271</id><published>2008-08-31T06:36:00.000-07:00</published><updated>2008-09-01T02:03:04.596-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mzrkbl'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mor'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fabrika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='seri numarası'/><title type='text'>AYNI FABRİKANIN FARKLI SERİ NUMARASI</title><content type='html'>Hayat varsayımlar zincirlemesinin gerçekleşebilir ya da gerçekleşmiş kısmıdır. Özgür iradeye sahip her bir ruha sunulmuş çok çeşitli bir seçim listesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizler bu listedeki seçimlerimiz doğrultusunda yeni 'yaşam'lar oluşturur ya da varolanlara yön veririz. Yaşam; düşüncedir, kişiliktir bir bakıma bu yönüyle. Seçtiğimiz alternatifler belirler etiketimizi. Seçilenler kadar kaygı, elenilenler kadar 'keşke' taşınır tortulaşmış bilinçlerde ya da bilinçaltlarında! Ya da seçilenlerden yana duyulan haz ve elenilenlere üstünkörü bir bakış, armağan olarak bırakılır takvim yapraklarına...İşte bu noktada mutludur birey. Ve tam bu noktadaki duruma , ancak Ericson'un psikososyal gelişimindeki 'benlik bütünlüğü' kavramı anlam getirebilir. Yani tüm 'elde'ler sonunda ne kadar az 'keşke'niz varsa o kadar bütündür benliğiniz, dolayısıyla vicdan ekseninde doğrudur seçtikleriniz.&lt;br /&gt;Mutlu olmak da, bu bütünlüğü sağlayıp sağlayamamak da görecelidir. Farklı büyüklükte deliklere sahip eleklerde elenen ve elde kalan yönleridir hayatın..Zaten yaşanılanlar, olgular, olaylar hatta zamanın ta kendisi anatomik yapısı aynı duyularda farklı algılanmasından dolayı bile farklılık arz etmektedir. Parmak izi gibidir görüşler, aynı siyasi partiye üye olmanın yetersizliği örneğindeki benzerlik kadardır 'aynı'lıklar...&lt;br /&gt;Çünkü insandır malzeme edilen. Kalıplara sığdırılmak istenen, herhangi bir çatı altında toplanılmaya çalışılan ya da -en basit yoldan- robotlaştırılan, akıldan arındırma yoluna gidilen..Hangi iki insanın tüm fikirleri, duyguları birebir örtüşmüş şimdiye kadar? Bir cisme bile renk olgusu eklenirken ton farklılığının olmadığını hangi teknoloji açıklar? Benim gecem koyu mavi iken şairinki laciverttir! Hangimiz suçlu o zaman? Bakmaktan mı yoksunuz yoksa tıbbi olarak renk ayarlarımızda(!) mı sorun var? Göründüğü kadar kolay mı problemlerin çözümü ya da içimizdekilerden bir kısım mı böyle gösterdi ve tek bir çözümle çıkıverdik işin içinden?&lt;br /&gt;'Aklın yolu birdir' denir. Hangi ilim hangi fen açıklayabilir tek yoldan ulaşılmış bir 'aklın' doğruluk derecesini? İlkokul problemlerimiz bile tek yolla çözülmez. Kaldı ki 'iki kere iki'nin dört ettiği bile bir çarpma işlemi çarpıklığı kadar değildir.&lt;br /&gt;Tüm bir ömürden tutunda günlük yaşam detaylarına kadar her bir insan bir diğerinden farklı olduğunun sinyalini verir. Buna rağmen herhangi bir normdan bahsetmek ya da hayata geçme notu 'çıta'sı koymak, yaşamları baltalamaktır. Konuyu çok yönlü ve derinlemesine düşündüğümüzde bugün dünyayı ne nükleer savaşların ne de biyolojik çatışmaların tehdit etmediğini görebiliriz.Esas mesele, 'standartlaştırma' hevesidir insanları. Kendince akıllı 'bir kaç iyi adam' tarafından organize bir şekilde yürütülen 'fabrika' bir toplum oluşturma çabasıdır. Bunun adı, bir gün 'burcunuza göre ayakkabı numaranızın bulunmasıdır'(!) Başka bir gün ise okuduğunuz kitaba göre oy verdiğiniz siyasi partinin belirlenmesidir (!) Sonuçta da gazete bayilerinden aşina olunulan, gerekli-gereksiz birçok dergideki memleket meselesi (!) anketler çıkar ortaya ! ( buyrun cenaze namazına..)&lt;br /&gt;Maymundan evrimleştiğimize inanan insanlar, 'hümanist' pankartıyla insanı hafife aldıkları kadar ona biçtikleri kalıplar tasarlama yoluna giderler. Yani tüm bu kültür mühendisliği uzmanlarının kökeni, zaten en başta 'insan' gibi eşsiz bir varlığa tesadüfi bir 'protein kompleksi' damgası vurarak 'yaratık'mış hissi verenlere dayanır. Ve bu yaratık ancak belli kriterlere uyum sağlarsa 'insan' olur (!)&lt;br /&gt;Bugün tüm eğitimcilerin birleştiği tek nokta vardır; 'yeniden yapılandırmacılık'. Yani insanın zaten doğuştan getirdiği bilgileri keşfettirme ve bunlar üzerine yenilerini inşa etme. İşte muasır medeniyetler, kendini ifade etme açısından -kalıplara sığabilmeleri için- yontulmamış, herhangi bir 'daraltma' müdahalesine uğramamış, geniş ufuklarda oluşturulabilir. Tolstoy'un ifade ettiği gibi "...İyiyle kötünün ne olduğuna insanaların söyledikleri ve yaptıklarına bakılarak karar verilemez. İlerlemenin kendisi de hakem olamaz, hakem benim yüreğimdir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir toplum, insanlarının kuşbakışı kabiliyeti kadar geniştir, dolayısıyla ilerlemeye açıktır. Ve heterojen bir toplum olmanın avantajını ancak doğruluk frekanslarını sürekli sabit tutmayarak yaşayabilir. Eğitimde olsun, demokraside olsun, sanatta olsun 'standart insan' oluşturma eğilimi son derece yanlıştır. Bunun için önce bireyin kendisi tarafsız vicdan muhasebeleri yapmalıdır. Ve unutulmamalıdır ki insanlar aynı fabrikanın, aynı ürününün seri numarası farkı kadar farklılık göstermez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayşe KARACA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/144124641462068008-2536171837339524271?l=mzrkbl.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mzrkbl.blogspot.com/feeds/2536171837339524271/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=144124641462068008&amp;postID=2536171837339524271' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/2536171837339524271'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/2536171837339524271'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mzrkbl.blogspot.com/2008/08/ayni-fabrikanin-farkli-seri-numarasi.html' title='AYNI FABRİKANIN FARKLI SERİ NUMARASI'/><author><name>mzrkbl!</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16722112978527350420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='18' src='http://4.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SndLzBl2coI/AAAAAAAAAIY/qHb6erFo-TY/S220/n614684780_980622_9853.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-144124641462068008.post-923010550308789981</id><published>2008-08-18T13:26:00.000-07:00</published><updated>2008-08-18T13:27:49.566-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mzrkbl'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='duman'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bu yol nereye gider'/><title type='text'>DUMAN</title><content type='html'>Damar damar yol yoldur hüzün&lt;br /&gt;Sardığı bedeni çürüten, çökerten&lt;br /&gt;Ve duman dumandır huzur&lt;br /&gt;Ağır ağır işleyen her bir zerreye sinen&lt;br /&gt;Defalarca çaresiz göğe bakmaktır ömür.&lt;br /&gt;Simsiyah bir fon ve milyonlarca ışık&lt;br /&gt;Yorgun yakamoz yüzü suyu hürmetine huzur&lt;br /&gt;Güneşi gözbebeklerinde yükseltmek&lt;br /&gt;Aynı gözden damlayanlarla&lt;br /&gt;Kurak bir dokunuşa olabilmektir yağmur&lt;br /&gt;Üzerine “asra yemin edilmiş” bir ahittir sabır&lt;br /&gt;Bir de sabrı tavsiye edenlere dair…&lt;br /&gt;Ve yarına sevdalı “umut”a sürgün bir pıhtıdır insan,&lt;br /&gt;Milâdı bela,&lt;br /&gt;                   Ahiri mahşer,&lt;br /&gt;                                         Ve doğum lekesi “onur”…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;(“bu” yol nereye gider” sorusuna alternatiflerden…)&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayşe KARACA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/144124641462068008-923010550308789981?l=mzrkbl.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mzrkbl.blogspot.com/feeds/923010550308789981/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=144124641462068008&amp;postID=923010550308789981' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/923010550308789981'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/923010550308789981'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mzrkbl.blogspot.com/2008/08/duman.html' title='DUMAN'/><author><name>mzrkbl!</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16722112978527350420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='18' src='http://4.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SndLzBl2coI/AAAAAAAAAIY/qHb6erFo-TY/S220/n614684780_980622_9853.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-144124641462068008.post-4235130975417747028</id><published>2008-08-03T04:49:00.000-07:00</published><updated>2008-08-03T05:07:15.237-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mzrkbl'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='büyü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='seyir defteri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kaptan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='büyücü'/><title type='text'>“AGUANTAR LAVARA COMO VENGA" (kılıç nereden gelirse gelsin dayanmak)</title><content type='html'>KAPTANIN SEYİR DEFTERİ (1.gün)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bildiği en kolay “yırtma” ütopyası zorlu bir geceye yorgun olduğu için yenik düşmesiydi&lt;br /&gt;Ki en kolay gecesinde bile kan revan içinde uyumaya çalışırdı.&lt;br /&gt;Özlemi aynı geceye aynı sancılarla gebe bir başka yürekti topu topu…&lt;br /&gt;Totaldeyse; “az”a kanaat ettiği hâlde “hiç”liğe lâyık görüldü.&lt;br /&gt;Hiç biri umrunda değildi belki…&lt;br /&gt;Ama kanına dokunurdu içgüdüsel bir “erdem” yüzünden.&lt;br /&gt;Neticede savaşma sanatından yoksun düşsel bir kelebekti&lt;br /&gt;Ve kanatlarına isabet eden şarapnel parçalarına şükretmekti en büyük lüksü…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KAPTANIN SEYİR DEFTERİ (2.gün)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tınısal sessizliğine çare ararken sahipsiz yankılar duydu boşlukta&lt;br /&gt;Kökeni belirsiz, kayıtsız, şartsız parazitler…&lt;br /&gt;Çok sonraları fark edecekti ki her biri izafi güzellikte “yalnızlık” demolarıydı…&lt;br /&gt;O an tövbe ettiği ne kadar “tekil”lik monologları varsa tükürür gibi tekrar etti.&lt;br /&gt;Zırhını çıkardı ve az bir zaman önce depar atarak kaçtığı ve eli değerse omzuna yokolacağı hissine kapıldığı o kuyuya afili bir dalış yaptı.&lt;br /&gt;Ve düşerken dibe, çıktığında hediye aldığı bir “aralık” kanatlarını nerede unutabileceğini düşündü, kanatsız ilk uçuşunda…&lt;br /&gt;Gülümsedi ve “ah yazgı” dedi.&lt;br /&gt;Kuyuda yankı…yankı…yankı…&lt;br /&gt;Yüzeyde suyun en parıltılı kısmında bu yankı, “asorti” olarak yayıldı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KAPTANIN SEYİR DEFTERİ (3.gün)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son cemrede düştükten sonra yeryüzünde gidecek, kabul edilecek bir yer aradı.&lt;br /&gt;Sanki bir zamanlar çok mühim bir tarafını bilmediği, görmediği bir yerde unutmuştu&lt;br /&gt;Tebdil-i mekânda aradı nasibini ve uzun olmasından korktuğu ve katlanılır kılmaya çalışığı bir dönemi başlattı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;                                                      ***&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KAPTANIN SEYİR DEFTERİ (11. gün)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuyu hikâyelerini okudukça midesi bulanmış ve artık meyletmemeye başlamıştı.&lt;br /&gt;Çünkü yer küre üzerinde diğer tüm cinsleri gibi bir “Mesih” beklentisine saplanıp kalmak,&lt;br /&gt;Ve akabinde ve de detayında saplantılı düşler kurmak çok olağandı!&lt;br /&gt;Başlangıcı olan her şeyin sonu olduğunu da öğrendiği gün,&lt;br /&gt;“milat” sandığı bir gecenin sıradan bir gece ile bitirilişi manşetlerle taşınmadı gündemine…&lt;br /&gt;Sonrasında bu hengâmeyi şiir defterine, peçeteye kaydetmeyi fuzulî gördü.&lt;br /&gt;Ve yan çizdi “ağlama duvarı”na…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MZRKBL!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsimler hem büyülüdür, hem büyücüdür…&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/144124641462068008-4235130975417747028?l=mzrkbl.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mzrkbl.blogspot.com/feeds/4235130975417747028/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=144124641462068008&amp;postID=4235130975417747028' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/4235130975417747028'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/4235130975417747028'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mzrkbl.blogspot.com/2008/08/aguantar-lavara-como-venga-kl-nereden.html' title='“AGUANTAR LAVARA COMO VENGA&quot; (kılıç nereden gelirse gelsin dayanmak)'/><author><name>mzrkbl!</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16722112978527350420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='18' src='http://4.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SndLzBl2coI/AAAAAAAAAIY/qHb6erFo-TY/S220/n614684780_980622_9853.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-144124641462068008.post-2186463691679352821</id><published>2008-07-19T01:04:00.002-07:00</published><updated>2008-07-31T13:25:59.920-07:00</updated><title type='text'>GÖKGÜRÜLTÜLÜ SAĞNAK YAĞIŞLI</title><content type='html'>Bir yağmur damlasıyım ben&lt;br /&gt;Evvelim umarsız rüzgârlara dayanır&lt;br /&gt;Kuşlardan daha özgür ve yüksekten&lt;br /&gt;Süzülür ve dingin atmosferlerde yol alır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaban dağların zirvesine yükselir&lt;br /&gt;Kuşbakışı ovalara kibir fırlatır&lt;br /&gt;Esmez, yalnızca gürler, tatmin olur&lt;br /&gt;Yetmezse yalandan şimşekler çaktırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne vakit karşılaşır sert bir bulutla&lt;br /&gt;Karartır gözünü çatışır kıyasıya&lt;br /&gt;Yıkılır, yıkar, yüklenir ve dolar&lt;br /&gt;Ve dayanamaz üzerine utanmadan ağlar.&lt;br /&gt;Küçük kıyametler koparır dünya üzerine&lt;br /&gt;Mersiyelerle besler zavallı destanını(!)&lt;br /&gt;Zamanı gelince de geldiği yere dönmek üzere&lt;br /&gt;-Özü, tek gerçeği, sadık yari toprağa-&lt;br /&gt;Yol alır inceden, sonuna kadar incinerek;&lt;br /&gt;Kafa tuttuğu yerçekimine bırakır kendini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim bilir kaçıncı kez şahit olur dünya,&lt;br /&gt;Boşlukta süzülen damlalara, sıradan bir ağlayışa&lt;br /&gt;Katre olur, öz olur, buğu olur, sel olur&lt;br /&gt;En sonunda çaresiz bir hüzne anlam olur&lt;br /&gt;Damlarım boş bir sayfaya, vefalı bir omuza…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayşe KARACA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/144124641462068008-2186463691679352821?l=mzrkbl.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mzrkbl.blogspot.com/feeds/2186463691679352821/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=144124641462068008&amp;postID=2186463691679352821' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/2186463691679352821'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/2186463691679352821'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mzrkbl.blogspot.com/2008/07/gkgrltl-sanak-yaili.html' title='GÖKGÜRÜLTÜLÜ SAĞNAK YAĞIŞLI'/><author><name>mzrkbl!</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16722112978527350420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='18' src='http://4.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SndLzBl2coI/AAAAAAAAAIY/qHb6erFo-TY/S220/n614684780_980622_9853.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-144124641462068008.post-8525008792954771861</id><published>2008-07-19T01:04:00.000-07:00</published><updated>2008-07-19T01:05:51.210-07:00</updated><title type='text'>BİR FATURANIN DETAYLARI</title><content type='html'>Düş kurmanın yan etkisi,&lt;br /&gt;Ve “kapsamsız” içeriği,&lt;br /&gt;Ve monoton kekremsiliği,&lt;br /&gt;Ve “yağmur” serseriliği,&lt;br /&gt;Ve kırılınca maskelediği rezilliği,&lt;br /&gt;Ve ağlarken düştüğü kepazeliği,&lt;br /&gt;Ve uyku kadar sinsiliği,&lt;br /&gt;Ve tutturamadığı aitliği&lt;br /&gt;Ve “Kaf Dağı” dolaylarındaki yiğitliği,&lt;br /&gt;Ve gözyaşı karşısındaki “pavlov” itliği,&lt;br /&gt;Ve sonraki geceki dipsizliği,&lt;br /&gt;Ve sabahındaki çaresizliği,&lt;br /&gt;Ve aynadaki edepsizliği,&lt;br /&gt;Ve gökdelendeki kuşun pisliği&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzünden;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kelebeklerin ömrü 1 gündür!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayşe KARACA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/144124641462068008-8525008792954771861?l=mzrkbl.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mzrkbl.blogspot.com/feeds/8525008792954771861/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=144124641462068008&amp;postID=8525008792954771861' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/8525008792954771861'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/8525008792954771861'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mzrkbl.blogspot.com/2008/07/bir-faturanin-detaylari.html' title='BİR FATURANIN DETAYLARI'/><author><name>mzrkbl!</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16722112978527350420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='18' src='http://4.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SndLzBl2coI/AAAAAAAAAIY/qHb6erFo-TY/S220/n614684780_980622_9853.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-144124641462068008.post-7818202064465581056</id><published>2008-07-13T03:57:00.000-07:00</published><updated>2008-07-13T03:59:26.836-07:00</updated><title type='text'>BİR "GERİDÖNÜŞÜMSÜZ" SU BİRİKİNTİSİ</title><content type='html'>“ Değişmeyen tek şey değişimdir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son günlerde anlamının hakkıyla yaşandığı çağımızın belki de “ilerlemeci” yegâne parolası bu cümle. Dünya; “ortaçağı” kapattı, “dünya savaşları”nın yaralarını sardı ve işte bu cümleyi parolası hâline getirdi. Tekerrürden ibaret olmasın diye tarihe, “değişim”i “gelişim”in kriteri ilan etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne zaman gündem güncellenilse her defasında birtakım yeni değişimler, yenilikler karşılıyor bizi. Baş döndürücü bir hâl alan bu durumun temeli ise kişilerin “kendilerini gerçekleştirme” amaçlarından besleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan ihtiyaçlarının zirvesine oturmuş bu olgu, kişileri tez elden yeteneklerini keşfetmeye yöneltiyor. Dahası bu keşfi lehine çevirmeye; biraz topluma biraz kendine kâr getirecek hâle yönlendiriyor. Sanayileşmenin açtığı bir gedik olarak ruhsal doyum açısından da ele alınacak olursa yine aynı değişim, aynı arayıştan söz etmek mümkün. Kişi “kendini tanımak”, “kendini bilmek” fiili ile bir Yunus Emre mısrasında bile karşılaştığından esgeçemiyor böylesi bir daveti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünse kişileri her şeyden önce “kendini bilme” aşamasında, sonrasında da kendini bildiğini düşündüğü bir alanda uzmanlaştırmada öncelikli yerlerin başında üniversiteler geliyor. Kişilere, ilgi alanları doğrultusunda uzman olabilecekleri ya da meslek edinebilecekleri imkânları sağlayan kurumlar, üniversiteler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversitelerin bu açıdan iki temel işlevi var: ilk olarak kişiye sağlayacağı gelişim, ikinci olarak da - bu gelişimin dönütü olarak- geliştireceği toplum. Eğitim kurumlarının ortak ve temel amacı olan bu iki işlev, üniversiteler söz konusu olduğunda diğer eğitim kademelerinden şu belirgin farkla ayrılıyor: üniversitelerde söz konusu bu döngüye bireylerde katkı sağlayarak “kendini gerçekleştirme” amacını gerçekleştirebiliyor ya da bu amaç için önemli yol kat etmiş sayılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu açıdan bakıldığında aslında üniversitelerin en temel görevi bireylerin varsayılan, doğuştan getirdikleri yeteneklerini ortaya çıkarmalarına zemin hazırlamak, bunu desteklemek ve nihayet bunu kendileri için somut bir avantaja, toplum – daha da evrensel anlamda insanlık – için kazanılmış “bir adım”a dönüştürmelerine yardımcı olabilmektir. Ulaşılması hedeflenen bu aşamanın temelleri yükseköğretim kademesinden önce “yönlendirmeler” yoluyla sağlanır ancak gerçek anlamda üniversitelerde kaydedilir, pekiştirilir. Yani üniversiteler, kişilere bir meslek kazandırmanın yanında daha da baskın olarak kişileri geliştirmeyi, edinecekleri mesleğin sistematik özelliği dışında “geliştirici”, “katkı sağlayıcı” yönünü keşfettirebilmeyi amaç edinir. Bu noktada üniversiteler, öncelikle bireylere fiziksel imkân, çok sayıda bilgi elde etme yolları, “çoklu zekâ kuramı”nı destekleyen alternatifler ve en çok da ifade edebilmenin önkoşulu özgür ortamlar sunabilmelidir. Çünkü “aklın yolunun bir” olmadığı gerçeği bizleri tarafsız ve her türlü engelleyici kısıtlamalardan arındırılmış platformlara yönlendirir. Yani sonsuz değil ama kısıtlayıcı da olmayan hassaslıkta özgürlükler… Bunu sağlayabilmenin zor olduğu su götürmez bir gerçek. Ancak ilkel düşünme yollarından ya da “önüne set çekilmiş bilim”den kurtulmanın da yegâne yolu bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün hedeflenilen bu tür bir ortamın üniversitelerde ne kadarının sağlandığı tartışılır. Hatta son gelinen noktadan sonra yalnızca “tartışılınabilir” olmaktan ziyade sorgulanabilir, eleştirilebilir. Kişisel ya da siyasal çıkarlar için, kullanıma uygun böylesi hassas ortamların korkulduğu gibi kullanılmış ya da kullanılıyor olması noktasında biraz düşünmek gerekir. Farklı düşüncelerin yer bulması, bu farklılığın avantaja dönüştürülerek kişilere ve topluma yarar sağlamasına köprü bu ortamlarda, bırakın fikir farkını fiziksel farka bile tahammülün bulunmayışını tekrar tekrar düşünmek gerekir. Yani A kişisinin “X” düşüncesinde, B kişisinin “Y” düşüncesinde olmalarından dolayı birbirlerini “öteki” olarak nitelendirmeleri bile gülünç iken, A kişisinin kılık kıyafeti B kişisininkinden farklı olmasından dolayı birbirlerine “öteki” olmaları ya da - daha büyük bir ihtimalle- “öteki” imiş gibi gösterilmeye çalışılmaları üniversiteleri “geliştirici” değil, “değiştirici” kılar. Ki temelinde diktatör bir anlayışı barındıran bu “değiştiricilik” binlerce A ve B kişisini birbirlerine düşürerek, hem bu kişileri hem de üniversiteleri amaçlarından tamamıyla saptırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda üniversiteler eğitim kurumları içerisinde en önemli yere sahip olanlardır. Hassas dengeler üzerine kurulu bu “fikir çeşitliliği merkezleri” , devamlılığını sağlayabilmesi için belli çerçevelere ancak yine devamlılığını sağlayabilmesi için de belli esnekliklere oturtabilinmelidir. Ki bu çerçeveler, temel ilkelerden oluşan “üretim”i kolaylaştırıcı standartlar olabilmelidir. Aynı açıdan bakıldığında esnekliklerde bireylerin ihtiyaç duyduğu temel özgürlüklerden oluşan standartlar olabilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu “çerçeve- esneklik” etkenleri bireylerin (öğrencilerin) kendisidir aslında. Aynı zamanda bu etkenlerden etkilenen de yine öğrencilerdir. Bu noktada üniversiteleri meydana getiren, bilimsel merkezler olmalarını sağlayan en önemli unsur öğrencilerdir. Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi öğrenciler üniversiteler ile hem kendilerini geliştirir hem de bu gelişimin dönüşümü olarak üniversiteleri geliştirir. Bu sebepten öğrencilerde belli birikimlere sahip ve en az üniversitelerin uyması gereken “çerçeve- esneklik” kriterlerinin bilincinde olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun için üniversite çağına gelmiş öğrencilerin belli yeterlilikte kişiler olması gerekmektedir. Bu yeterliliklerin büyük bir bölümü bilgi anlamında olsa da hatrı sayılır bir bölümü de “bilinçlilik” anlamındadır. Yani bugün olduğu gibi 3 saatlik elemelerle seçilmiş öğrencilerin “gelişen” ve “geliştiren” kimliğini hakkıyla taşıyabilmesi için “vatandaşlık”, “öğrencilik”, “insanlık”, “bilimselcilik” gibi birçok kavramın yanında Atatürk İlkelerinin de bilincinde bireyler olması gerekmektedir. 3 saatlik bir sınavın ölçme ilkelerine bağlı teknik birtakım “geçerlik” , “güvenirlik” durumları bile tartışmaya açık iken söz konusu diğer değerleri ölçebilirliği elbette ki yetersizdir. Ancak talep- arz ekseninde, “talep”in ağır bastığı her konuda olduğu gibi bu seçim konusunda da dengeli olunamayacağı da bir başka gerçektir. Bu yüzden bugün üniversiteler istenilen seviyeye gelememekte ve işlevini tam manasıyla gerçekleştirememektedir. Bunun sonucu olarak - istisnaların kaideyi bozmayacağından hareketle - üniversiteleri “hatalı” kitleler doldurmaktadır. Yani; puanı bu kadarına yettiği için, ailesi böyle istediği için ya da tamamen sistemin azizliğine uğradığı için üniversitede, ilgisi olmayan bir bölümde olduğunu söyleyen öğrencilerin sayısı hiç de az değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunların sonucu olarak da okuduğu bölümü bitirip de işsiz kalan bir başka “hatalı” kitle ile daha karşı karşıya kalınmaktadır. İsteyerek ya da istemeyerek girdiği bölümden, beklediği ya da beklemediği bir eğitim hayatı geçirdikten sonra “üniversite mezunu işsizler” grubundaki bireylerin sayısı da azımsanamayacak yeterlilikte(!) İşte tam bu noktada yani eğitim hayatını tamamlamış yetişkin bireyler olma aşamasında bu üzücü tablo karşısında durumu özetleyecek şu kelime tercüman oluyor sistemimize: “geri dönüşümsüz”. Maalesef bu kelime hedeflenilen ile elde edilen arasındaki uçurum farktan doğuyor. Kişilerin ilgilerini, yeteneklerini hem kendi yararlarına hem de toplum yararlarına dönüştürebilmek için kapısından girdiği üniversiteler bazen bunu karşılayamıyor. Sonucu olarak da kişi, beklediğini alamıyor, “geri dönüşümü”nü umarak harcadığı çabaları birtakım engellere takılıp “geri dönüşümsüz” bir hâle geliyor. Bazen de bu “geri dönüşümsüz” olma durumu üniversite kapısını aşındırma döneminde ya da üniversiteden kapı dışarı edilme döneminde karşısına çıkabiliyor öğrencilerin. Ama sonuçları bir; verdiğini alamamak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“geri dönüşümsüz” olma durumunun faturasını yalnızca üniversitelere, üniversite öğrencilerine, eğitimcilere çıkaramayız elbette. Ülke şartları, toplumun eğitim seviyesi, sosyokültürel derecesi de bu durumu etkileyen faktörlerdendir. Dahası amaç fatura çıkarmak ya da sadece olumsuzluklardan yakınmakta değildir. Bu olumsuzlukların nedenlerinin üniversiteyi oluşturan, oluşmasına neden olan etkenlerdeki aksaklıklardan oluştuğunu ortaya koyarak çözüm bulmaya yardımcı olabilmektir amaç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu amaca da ancak bireysel bilinçlenmeler ve duyarlılıklarla ulaşılabilir. Çünkü bütün bunların farkında olmak, önce etrafındakilerin bu farka dikkatini çekebilmek, sonra farkında olunulan duruma çözüm önerileri sunacak üniversiteler oluşturmak demektir.  Yani her sosyal problemde olduğu gibi esaslı bir çözüm; tek tek, bireylerin her birinden çıkar, sonra topluma sonra da ülkeye çözüm olur. “geri dönüşümsüz” olarak bırakılan problemler söz konusu bu zincirleme yoluyla – su birikintisine düşen damla misali- küçükten büyüğe doğru halkalar oluşturularak “geri dönüşümlü” bir hâle getirilebilir. Çünkü toplumsal bir aksaklık yalnızca o toplumun her katmanından insanın katılımıyla telâfi edilebilir. Ki demokrasi ile yönetilen toplumlar için böylesi bir zincirleme “uyanış”a yönelmektir, gerçek çözüm. Ve temelinde demokrasiyi barındıran her sistemde olduğu gibi “demokrasilerde çare tükenmez” cümlesidir bu zincirleme “uyanış”a ışık tutan…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayşe KARACA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/144124641462068008-7818202064465581056?l=mzrkbl.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mzrkbl.blogspot.com/feeds/7818202064465581056/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=144124641462068008&amp;postID=7818202064465581056' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/7818202064465581056'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/7818202064465581056'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mzrkbl.blogspot.com/2008/07/bir-geridnmsz-su-birikintisi.html' title='BİR &quot;GERİDÖNÜŞÜMSÜZ&quot; SU BİRİKİNTİSİ'/><author><name>mzrkbl!</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16722112978527350420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='18' src='http://4.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SndLzBl2coI/AAAAAAAAAIY/qHb6erFo-TY/S220/n614684780_980622_9853.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-144124641462068008.post-3333460382455612550</id><published>2008-07-07T12:10:00.001-07:00</published><updated>2008-07-07T12:16:54.549-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>Fragman&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaradılış, toprakla başladı. Su ile beslenip ateş ile harlandı ve her bir organizma birbirlerinin doğasıyla çelişki gösteren ama bir o kadarda birbirlerini tamamlayan kudretlerin kaynaşmasıyla son sanılan bir sonsuzluğa ulaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toprak olsa da özümüz kimi zaman su gibi şekil değiştirip, kalıplardan taşıp, çatlaklardan sızıyoruz. Kimi zaman da ateş gibi ufak bir çıtırtıdan parlayıverip yakıyor, kavuruyor hatta yanıyoruz. İşte bu yüzden çok zor anlamak, anlatmak, anlaşılmak… Çünkü insanları yontup, şekil verip koyabileceğiniz standart bir insan kalıbı yoktur! Normlar, normaller, nüanslar tartışılmaya mahkum olgular olarak kalıyor ve tarih boyunca hep böyle kaldılar. Her ne kadar bu ‘iletişimsizlik’ iklimini yumuşatmak için felsefeyi, mantığı ya da edebiyatı kullansak da bazen tüm bunlar yetmiyor. Yetersiz oluyor orta yolu bulmada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam bu noktada devreye anlaşmazlıkların doğurduğu soğuk rüzgarlar giriyor ve ‘hoşgörü’ namına ne var ne yoksa bazen yerle bir olabiliyor. İnsan olma vasıflarından yoksun fikirler kağıt üzerinde bile ürkütücü görünürken uygulamaya geçildiği anda ortaya çıkanlar gerçekten kanımızı donduran cinsten olabiliyor. Şeref, namus, onur gibi kutsal olgulardan olmak bir yana bizler, tüm bu acıyı salan yüzlerin nasıl evrimleştiğine tanık olabiliyoruz. Evet, bu bir evrim oluyor! Ama sürekli gelişme gösteren, savunulan -ki doğruluğu elbette ki tartışılır- teorideki gibi mükemmel olmaya doğru değil. Bilakis hayvan vasıflarını kendinde toplayan görünüşte insan gibi duran zavallı organizmalarla karşı karşıya kalıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıpkı bugün olduğu gibi! Kendi ülküleri adına milyonlarca canı çiğneyip tükürecek kadar acımasız zihniyetlerin ‘devlet’ pankartıyla sırf kendi çıkarları için yaptıklarını söyledikleri bu vahşetin görünen, bilinen, izin verildiği ölçüde kameraların çekebildiği kadarını izliyoruz. Ve tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de yapılanlara ‘demokrasi’ gibi , ‘küreselleşme’ gibi etiketler vuruluyor. İşte sözler bile anlamsızlaşıyor bu raddede.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları dillendirmek, tekrar tartışmak, kızmak, protesto etmek kimbilir bu yok oluşların mimarı yüzlere gurur olarak yansıyor.Yani biz burada ‘haksızlık’ diye haykırırken birileri gülümseyerek izliyor bu hali. Çünkü bu protestolar çoğunlukla sözde,k ağıtta kalan ama •nedense- bir türlü zihinlerde yer etmeyen  başkaldırışlar olarak kalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimileri oldukça bariz olan bu dünya haline(!) ‘yeniyetme’ bir zihniyetle yaklaşıp kendilerini kahraman ilan ediyorlar. Bağırıyorlar, çağırıyorlar, taraftar topluyorlar.. Ancak sonunda susuyorlar, unutuyorlar, unutuluyorlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesele farkında olmak değil, bu farkındalığın getirdiği sancılara derman aramak, probleme çözüm getirebilmektir. Elle tutulur bir tepki verilecekse bu uygulamayla olmalıdır. Bunun bilincinde olanlar şimdilik susmayı yeğlediler belki de. Çünkü dünya bu kadar kör olamaz. Her ne kadar çarpık bir dönem nesli olsak da hala bir yerlerde adaletin gerçek tanımı yapılıyor olmalı.&lt;br /&gt;Maceraperest, bir kıvılcımla alevlenecek , düşünmeyi ar saymış insanlar daha fragmanını izlerken mührü ellerine alıp kendilerini hüküm sahibi ilan ederken, aynı filmi kim bilir kaç kez izlemiş olan bilinçli kesimse susmakta kanımca… Ya da henüz izlediğimiz fragman bitmedi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayırlı olabilmek dileğiyle…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14:51,25.10.2006&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/144124641462068008-3333460382455612550?l=mzrkbl.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mzrkbl.blogspot.com/feeds/3333460382455612550/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=144124641462068008&amp;postID=3333460382455612550' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/3333460382455612550'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/3333460382455612550'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mzrkbl.blogspot.com/2008/07/fragman-yaradl-toprakla-balad.html' title=''/><author><name>mzrkbl!</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16722112978527350420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='18' src='http://4.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SndLzBl2coI/AAAAAAAAAIY/qHb6erFo-TY/S220/n614684780_980622_9853.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-144124641462068008.post-3573264579710567956</id><published>2008-07-07T12:10:00.000-07:00</published><updated>2008-07-07T12:16:15.746-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>Egotramplen&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temelini “kendini gerçekleştirebilme” isteğinin oluşturduğu mensup olduğumuz toplumda, “takdir edilmek” ya da en azından “kabul görmek” gibi içgüdüsel gayelerimiz var. İnandıklarımızı, yaşam tarzımızı, en basit bir adımımızı bile başkalarının ekranlarında görmek istiyoruz. Yani kendimizi seyredebileceğimiz yüzler arıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplum tarafında onaylanma isteğinin altında, insan olmanın getirdiği birtakım zaruri nedenler ve çevremizin etkisiyle oluşan içimizdeki enerjiden kurtulabilme isteği yatıyor. Bizler bu enerjiyi olaylar ve olayların bizdeki etkisine yüklediğimiz anlamlarla oluşturuyoruz. Buna ister Freud’un ‘libido’su diyelim, ister ‘elektriklenme’, ‘yüklenme’ gibi anlamlar atfedelim. Nihayetinde tek gerçek var ki o da şudur; ortamların, mekânların hatta iklimlerin bile bir yansıması olan bu enerjiden bir şekilde kurtulma isteği duyuyoruz. Çünkü içimizde tuttukça sakin olamıyor, nefes alamıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esasında yaşamımız, bu eksende yüklenmeler ve deşarj olmalarla dengelemeye çalıştığımız tahterevallidir. Ancak deşarj olma aşamasında ‘hata’lar veriyor sistemimiz(!) Uzmanlara göre sosyal ilişkileri zenginleştirerek bu karmaşadan hasarsız kurtulabiliriz. Yani bir insanın elini sıkıca kavramak bile bizi sakinleştirmeye kâfi! Ancak bırakın el ele tutuşmayı, uzanan ellere şüpheci bakışlar fırlatmak artık metropol (!) bir insan için refleks halini almış durumda. Hâlbuki sosyal bir varlık olan insan yalnız başına asla kendi içinde bir uzlaşmaya varamayacaktır. Dolayısıyla ölçüp tartıp bir karara varmak yerine kolay olanı seçecek ve kendi imparatorluğunda kral olacaktır. Her türlü ‘eğri’ye ‘doru’ bir kılıf uydurmanın mekanik bir hal aldığı günümüzde de bu durumu en iyi sanal ortamlar desteklemektedir. Sınırsızlığın sınır olduğu bu tür portallarda herkes kuralkoyucudur ve daima başkalarından üstün konumdadır. Gerçek hayatta iki kelimeyi bir araya getiremeyen ancak siber âlemde çakal kesilenlerin sayısı tahmin ettiğimizin de üstünde bugün. Bunun bir başka çarpıcı örneği de bilgisayar oyunları. Yaş sınırının 8’e kadar düştüğü oyunlar; kanlı dövüşler yapıyor, bir şehri altüst ediyor, polise kafa tutuyor, kısacası gerçek hayattaki boyun eğdirildiği tüm kuralları ihlal ederek, elindeki joystick’e daha kuvvetli basarak rahatlamaya çalışıyor. Ancak yalnızca küçük yüreğine ağır kayıplar verdiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlar, kolay yoldan yüzeye çıkma politikasının kilometre taşı olan ‘fastfood’ zihniyetinin eseri. Benlikleri tehdit eden, düşünce yapılarını sorgulamaya yönelten her türlü yabancı etmen, artık insanları düşünmeye yönlendirmekten çok ‘etmen’in kendisini yok etmeye itiyor. Yani ‘ çağın gereği budur’ diyerek işin içinden sıyrılma dürtüsünün altında şu cümle yatıyor; “ Bükemediğin bileği ne yap et ve kır!”. Böylece bir anda birbirimize düşman oluyoruz. Rakip toplumları oluşturuyor ve daima yeterliliğimizi, kapasitemizi kontrol etmeden daha yükseklere odaklanıyoruz. Bir araştırmaya göre hayali iki dünyadan birini seçmeniz isteniyor. Birincisinde siz yılda 50 bin dolar kazanıyorsunuz diğer insanlar 25 bin. Diğerinde ise siz yılda 100 bin dolar kazanıyorsunuz diğer insanlar 250 bin. Hangisini seçerdiniz? Cevaplar tam bir hırs toplumuna yakışır şekilde: Tabiî ki de ilk seçenek! Herkesin büyük villalarda oturduğu bir mahallede sizin küçük bir dairenizin olması, yeterliliği sorgulanmaksızın ezici bir hal(!) Bu durum en basit yarışmalar veya bahislerde bile kendini gösteriyor. Eğlenmek için oynanan oyunlarda bile en yüksek puanı almayı çoğumuz hayat memat meselesi haline dönüştürebiliyor. Alkışlanmak bile bazen insana onaylandığı hissini veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yerden sonra artık sakinleşmek, rahatlamak yerine daima büyük bir hırsla etrafımızdakileri ezmeye çalışıyoruz. Böylece egomuzu tatmin etmekten çok onu ilahlaştırıyoruz. Sonrasında da abartıları daha da abartarak ‘küçük dağları ben yarattım’ aşamasını da geçip ‘Kafdağı benim eserimdir’ diyebilecek raddeye gelebiliyoruz. Her şeyin ‘en’ine sahip olma isteğiyle dolup taşan yüreğimizde bu kez sahte de olsa elde edilmiş zaferler arası uçurumlarda yitiyoruz. Taşkın sel sularımızda boğuluyoruz. Kıvanıyoruz, sancılanıyoruz, içimize gözyaşı akıtıyoruz ama kimseye (kendimizde dâhil) belli etmiyoruz. Durumu kamufle edebilmek içinde en yüksek gökdelenlerin terasından aşağıdakilere tükürüyor, küfrediyoruz. Sonucunda ise kronik hastalar olduğumuz için hırs virüslerinin içimizdeki istila alanını daraltamıyor, durumu daha karmaşık bir hale getiriyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlar yetmeyince en sonunda başkalarının egolarından dokunmuş bir bezi; hırs, intikam ve en temel olarak da içimizde dizginleyemediğimiz enerji ile gerdiriyoruz. Sıçramak için kullanacağımız bir tramplen oluşturuyoruz. Böyle bir sisteme de anlamına yaraşır bir isim: Egotramplen! Kendi benliğimize egotramplenimizin merkezinde sıçramalar yaptırıyoruz ki yükselebilelim. Havalandıkça boşlukta rahatlayabilmeyi umut ediyoruz. Her seferinde ‘daha’ pekiştirecinin sayısını arttırarak diğer egotramplenlerdekileri alt etmeye onlardan daha yükseğe ulaşmaya çalışıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sıçrayışlar tek bir insanda yaşanan herhangi bir durum ya da karakteristik bir özellik olmaktan çok hızlı yaşayıp hızlı ölmeye ant içmiş insanların ortak özelliği oluyor. Esasında fazlasıyla anormal ve bir o kadar da ilkel olan bu manzara toplumlarda artık bir standart halini alıyor. Fark etmeden ve başdöndürcü bir hızla bu kompleks paradoksları arada bir yaşamıyor, yaşam tarzı haline getiriyoruz. Sonrada bu durumu ‘ teknoloji çağının gereği’ ya da ‘ çağdaş yaşamın ilkesi’ diyerek kapatmaya çalışıyoruz. Ancak yalnızca kendimizi kandırmakla kalmıyor, gelecek nesillere de seçim yapma şansı tanımıyoruz. Yetişmekte olan genç kuşak adım attıkları bu kalabalık ‘egotramplen sirki’nde vakit kaybetmeden yer alma mücadelesine girişiyor. Daha da acınılası, bunu içgüdüsel zannediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeryüzünde nesli tükenmekte olan canlı türlerini korumaya, karantina altına almaya çalıştığımız gibi kendi neslimizi de bu evrimleşme (!) sürecinden korumaya çalışmalıyız. Işık geçirmez, ses yalıtımı mükemmel hanelerden çıkmak için duyarlılığımıza engel teşkil eden tüm perdelerini kaldırabilme cesaretini göstermemiz gerekiyor. Yoksa bir gün üstünde yükseldiğimiz ‘egotramplen’lerimiz gevşek bırakıldığında yere çakılacağız. Bu kez de parçalanmış ruhlarımızla birlikte bitkisel hayata terfi etmek zorunda kalacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayşe KARACA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/144124641462068008-3573264579710567956?l=mzrkbl.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mzrkbl.blogspot.com/feeds/3573264579710567956/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=144124641462068008&amp;postID=3573264579710567956' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/3573264579710567956'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/144124641462068008/posts/default/3573264579710567956'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mzrkbl.blogspot.com/2008/07/egotramplen-temelini-kendini.html' title=''/><author><name>mzrkbl!</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16722112978527350420</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='18' src='http://4.bp.blogspot.com/_aqqCNpesT7A/SndLzBl2coI/AAAAAAAAAIY/qHb6erFo-TY/S220/n614684780_980622_9853.jpg'/></author><thr:total>5</thr:total></entry></feed>
