25 Ocak 2009 Pazar

...üç noktalı öyküler... ikincisi - kuyu vurgunu

ay ışığı… ona doğdu, onda öldü, onda arındı… başka türlüsünün olmayacağına inanmıştı… çünkü ay ışığı yoksa gecesi karanlıktı… ve karanlık gecelerde düşleri kana bulanırdı…

bir gece… karanlık bir gece… en çok çiy tanesinin düştüğü sessiz bir gece… uğursuz uğultulara maruz kalmış bir gece… sıfatları “kasvet”in suyuna batırılmışta arıtılmış zifiri bir gece… ne ay vardı ortalıkta ne de yakamoz… hava soğuk, yalınlık diz boyuydu… bildiği tüm çöl, deniz ve dağ hikâyelerini sıraladı içindeki korkuya… avutmaya, sakinleştirmeye çalıştı… başvurdu satırlara, haritalara… yer beğenmeye çalıştı bu içine bırakıldığı gecenin karanlığında… bulamadı… itilmiş ve ötelenmişti… ancak mecburdu bu geceyi yaşamaya…
Bunu unutma, hatırla ama!

ve bilirdi ki her hüsran gecesi aslında birer şanstı… -dahası “hüsran” çok sanat müziği bir kelimeydi-… kendisine yeni “bilme”ler vaat eden, ender eşikti her bir gece… eşik değeri nispetince afyon alarak acıyı dindirmeli, katlanılır seviyeye geldiğinde de kullanmalıydı… bilirdi ki böyle olduğu müddetçe hem leylîden azat olur, hem leylîye köle olurdu…

ve böyle kotarabileceğini düşündüğü gece ilerlerken ve tanın yaklaştığını sanmışken birden tüm enerjisi yok oldu… az kaldığını düşündüğü bir anda kendisinin az kaldığını fark etti… katlanamayacak olmasını bilmek daha da ağır sendeledi iradesini… ve çok kısa bir an dolunay belirdi gökyüzünde… ve yansıması düştü yeryüzüne… kurtulduğunu sandı, acele etti. Ve yakamozu yakalamak uğruna kuyuya atladı…

irtifa kaybederken boşlukta, dipte kendisine gülümseyen yakamoza daldı… ancak yaklaştıkça dibe, gölgesi yakamozu yuttu ve kendi “tutulması” sahnelendi kuyuda… kısa süren bu tutulmadan sonra süzüldüğü boşluk yerini karanlık bir suya bıraktı… ciğerleri ve kalbi doldu suyla… ve dolunay bulutların arkasına kaçtı, yakamoz terk etti olay mahallini…

ağırlaştıkça dibe vurdu… dibe vurdu…dibin dibine vurdu… dibin dibinin dibine vurdu… daha doğrusu öyle olduğunu zannetti… bitmeyen bu düşüş tüm algılarını dipsizleştirdi… ve ciğerleri patlamak üzereyken yüreği tabana değdi… kendini bırakmaktan başka çözümü olmayanların yaptığı gibi çırpınmadı, panikte yapmadı… serbest bıraktı bedenini, ruhunu…

serbest bıraktı umut arayışını, isyanını, sâfiyatlığını, kompleksliğini, morunu, mavisini… “bitti” dedi, kapadı gözlerini… ve esnekliği ölçüsünde “son nokta”ya geldiğini sandı ve bunun rahatlığı ile bıraktı kendini…

sonra birden yükseleceğini hissetti… ancak ağırlığını kaldıramadı su… yüreği ağırdı artık bu dipte… ağır gelmişti her şey yüreğine… ve bir yemin yankılandı kuyuda…

İncire ve Zeytine ant olsun!...

anladı ki yolu sonlanmamıştı… dahası tan ağarmaktaydı… her ne kadar kuyunun dibinde bulunsa da güneş, yeryüzüne ışığını salmıştı… anladı ki dipten kurtulmak “yürek” istiyordu… ve bu ağırlaşmış kalple yüzeye yükselmeyi dilemek anlamsızdı… bıraktı et parçasını dipte… suyla dolmuş, kasvete boğulmuş, bir zamanlar yüreği diye taşıdığı et parçasını bırakmak zorunda kalmıştı dipte… sonra da ardına bakmadan yükselmeye çabaladı… ve yükselirken yüzeye, yediği vurgunun sancısını yankılanan yemini mırıldanarak yenmeye çalıştı…

İncire ve Zeytine ve Asra ant olsun!....

ve vurdu bedeni yüzeye… tüm yüz üstü bırakılışları ve maruz kaldığı yüzsüzlüklerin bedeli olarak vurdu bedeni yüzeye… yaşıyor olmasını utanç sayanların düştüğü bir kuyuda vurdu bedeni yüzeye…

gün doğmuş, sabah olmuş, tüm kederler elini eteğini çekmişti ki “halk” toplandı kuyusuna…

korkuyla baktı herkes dibe… ve acıdı herkes diptekine… düşmekten korkarak sarktılar, görmeye çalıştılar diptekini… “yazık” dediler “vah vah!”, “kim bilir neydi günahı?”

ve kuyudan bir kuyu sarkıtıldı diptekine…

“Asra ant olsun ki insan ziyandadır, sabredenler ve bunu tavsiye edenler hariç…”
(Asr 1-4)