17 Mart 2010 Çarşamba

KANLI GERÇEKLER VE İMİTASYON ÖYKÜLER




“Güneş altında söylenmedik söz yoktur”

Dünyayı anlama çabamız karşısında bu cümle heves kırıcı olabiliyor. Ve “büyümek” , “bunu daha önce ben de düşünmüştüm aslında” dejavusuyla kendini gösteriyor. Bildiğimizi, keşfettiğimizi, bulduğumuzu sandığımız şeylerin, zaten bilinen gerçekler olması, bazen heves kırıcı olabiliyor.

Bu yer küre; bizden öncekilerin yaptığı- yıktığı ya da şahitlik ettiği savaşlar, eylemler, törenler, mimarîler, heykellere tanıklık etti. Bu yaşlı gezegenin, o nemli havasına bizden öncekilerin gerçekleri sinmiştir. Soluduğumuz hava, beynimizde yanınca o “idea”ların bize ait olduğunu sanmamız bundandır…

Orijinal kelimesi, özgünlük anlamına gelir. Bugün tanımlamak istersek orijinalite; “öncekiler”i farklı versiyonlarda sunmak ya da kombine etmek ya da kesmek kırpmak- uzatmak abartmaktır… Belki de en orijinal cümlelerden biridir Mehmet Akif’inki;

“Tarih, tekerrürden ibarettir”

Yine de bu kısır döngü içinde, düşünme telaşı olan insanların endişeleri vardır; Bir şeylerden etkilenmeksizin düşünebilmek… Okuduklarımızın, gördüklerimizin, cemiyetimizin, öğretmenlerimizin değil de kendimize ait düşüncelerle hayata pencere açmak isteriz. İsteriz ki; her birimizin orijinal(!) manifestoları olsun…

İnsan sosyal bir canlıdır.sosyallikse etkileşimi getirir. Ve bir düşünür, şöyle orijinal (!) bir şey söyler;

“İnsanın en önemli niteliği kestirilemezliğidir”

Yani insan ki, beşer… Bir dem “düşündüm”se, başka dem “düştüm” olur. Bunun yanında “kendimi bildim bileli “ deyiminin gerçek karşılığını, insan hayatının ergenlik ya da bunun bitimi olarak düşünecek olursak, bu süreç içinde, görülenler, duyulanlar, izlenilenler iz bırakmaz mı? Yani “hadi sil baştan” deyince öncekilerden bir yerlerde hiç leke kalmaz mı?...

İşte tam bu noktada şunu sormalıyız kendimize; “Kafamdakilerin ne kadarı benim?” Yaşama dair söyeleyeceğimiz her söz, çalacağımız her fırça darbesi, üreteceğimiz her melodi bir noktadan sonra özgün olma sıfatını kaybedecektir. Ki bunların salt kitaplarla, salt akılla, N.Ş.A.’da , ideal tüm şartlarla, yani laboratuar ortamında dezenfekte edilmiş fikirler olma ihtimali nedir? Küçücük bir ihtimal, milyonda bir…
Düşünerek ulaştığımızı sandığımız her düşünce daha önce yaşlı gezegenimizde var olmuş olan bir gerçektir. Şebnem Ferah’ın “perdeler” isimli parçasındaki o cümle gibi;

“düşündüm buldum sandığım, yüzyıllık gerçekler”

Ya da “vizontele” filmindeki o mağlum replik gibi;

“resimli radyo mu? Şerefsizim aklıma gelmişti…”

Dolayısıyla şöyle bir kurcalarsak bize ait sandıımız bir çok gerçeğimiz aslında daha önce okuduğumuz, bir imitasyon öykünün resimli sayfasıdır. Ne kadar iyelik eki yüklersek yükleyelim başkasının – artık kime zimmetlenebilir bilemem – olduğu gerçeğini değiştirmez.

Peki ya böylesine zincirleme paranoyayı bilmek bize ne kazandırabilir? Yalomun kitabında Nietzsche’nin şu sözüne bir bakmalı;

"En iyi gerçekler, kişinin kendi yaşam deneyimlerinden koparılmış kanlı gerçeklerdir ..."

İşte bu noktada şunu söyleyebiliriz; birikimlerimiz, hayatımızı yönlendiremez. Ya da “kanlı gerçekle”imizin hakkından başkalarına ait “alıntı”larla gelemeyiz. Soyunup meydana çıkmalı, kalkanları bir kenara atmalı tam da bu evre de aklımızla değil gönlümüzle düşünmeliyiz. Tolstoy’un o güzel cümlesindeki gibi;

"...İyiyle kötünün ne olduğuna insanaların söyledikleri ve yaptıklarına bakılarak karar verilemez. İlerlemenin kendisi de hakem olamaz, hakem benim yüreğimdir."

O zaman hatırlamak gerekir; zulamızda mutlaka imitasyon öykülerimiz ancak valizimizin içinde daima kanlı gerçeklerimiz vardır…