masa başında önünde boş bir kağıt yazmaya yeltenecek, buna ittirecek bir güç arıyordu… her bir tarafından türlü türlü sesler duyuyor, farklı farklı görüntülere şahitlik ediyordu… her biri, etrafındakilere kendi “yalnızlık manifestosu”nu okuyan isimler…
çoğu zaman onlara dalıp gidiyor, zaman zamanda önündeki boş kağıda – aşırmadan – “kendi”ne ait kelimeler sıralamak istiyordu… çünkü irade için sabah- akşam aç karnına bu manzaradan iki ölçek almalı, güçlü olmalı, kimseye ihtiyaç duymamalıydı… çünkü ihtiyaç duyarsa severdi, severse bağlanır, bağlanırsa kopamaz ve bu kopamamanın getirdiği gerilimle ağlardı… ağlarsa dünyası kana bulanır ve böyle olduğunda da aynaya bakamazdı…
tüm bu sebep- sonuç ilişkisine bulaşmamak için “yalın”lığını güçlü bir iradeye dönüştürmeli, güçlü görünmeli, güçlü bakmalı ve hatta güçlü ağlamalıydı… işte tüm bu hengâme arasında arada bir gözleri nehrin diğer tarafına kayardı… kendi bulundukları kıyıyla aralarına bir azgın nehrin sınır olduğu diğer kıyıya, karşı kıyıya…
işte “yaşam” oradaydı… tüm normal insanlar oradaydı… her biri geceleri uyuyabilen, hüzünlü bir manzara ya da “ölüm” olmadıkça ağlamayan, kendilerini dışlanmış değil de hayatın merkezinde bulabilen, seven ve sevilen, mutlu yarınlara dair konuşabilen, dizi izleyebilen ve bir “dizi” çevresi olan, velhasıl yaşamayı bilen, normlara uygun, cemiyetin bağrına bastığı insanlardı... onlar cemiyeti, cemiyette onları besler dururdu… işte gözleri arada karşı manzaraya daldı mı dolu dolu olurdu… onlar gibi olamayışına üzülürdü… “keşke”lerini sıralardı peşpeşe…Dışlanmışlığından kurtulmak için ya defalarca dinlediği kasvet dolu bir melodiye sığınırdı, ya da etrafındaki “yalnızlık demoları”ndan cımbızla demolar çeker çıkarır sabah- akşam onları söylerdi aynasına…karşı kıyıyla aralarına sınır bu azgın nehirinde “zaman”vari bir uzantısı olduğuna yüzündeki çizgiler derinleştiğine tanıklık ettiğinde kanaat getirdi… akan sular, karşı nehirden bu yana, bu yandan karşı nehre geçmek isteyenlere otak bir referanstı. Arada masadan kalktığında sudan yüzüne bir avuç çarpar, uyanıklık hâlini muhafaza etmeye çalışırdı… birazda karşı kıyıya geçmemesi gerektiğine dair “sudan sebepler” boca edersi sağına soluna…
kıyıya yaklaştığında bazen karşı tarafa köprü inşa etmeye çalışanları görürdü… ama hiç birinin uzun ömürlü olmayışı daha da “öteki”leştirirdi karşı kıyı sakinlerini gözünde… ki kendisi de zaman zaman denerdi bunu… arada, azgın nehrin debisini yavaşlattığını sandığı anlarda teşebbüs ederdi buna…oradan kendine en yakın noktayı belirler ve karşı tarafla antlaşma imzalardı… ancak köprü oluşma aşamasında zamanın azgın dalgalarıyla yerle bir olurdu…
yeniden masa başına oturur, yazgısını yazmaya çalışırdı bu sukut-u imge saatlerinde…
kağıtlarda görünür kılmak isterdi akışını hayatının…belki bir planını bir “kavram haritası”nı çıkarırsa çözüm bulabileceğine inanırdı…
ancak kıyıdaki diğer sakinler rahat bırakmazlardı, onunla alay eder, köprü çalışmalarını aşağılarlardı…o da onların açıklamalarına inanır ve bir daha böyle bir teşebbüste bulunmayacağına dair kendi kendine söz verirdi…ama karşı kıyıya da zaman zaman gözleri kaydığında, gıpta ederdi derinlerinden sonra bakışları düşünce azgın sulara bakar ve yutkunurdu…
çoğu zaman onlara dalıp gidiyor, zaman zamanda önündeki boş kağıda – aşırmadan – “kendi”ne ait kelimeler sıralamak istiyordu… çünkü irade için sabah- akşam aç karnına bu manzaradan iki ölçek almalı, güçlü olmalı, kimseye ihtiyaç duymamalıydı… çünkü ihtiyaç duyarsa severdi, severse bağlanır, bağlanırsa kopamaz ve bu kopamamanın getirdiği gerilimle ağlardı… ağlarsa dünyası kana bulanır ve böyle olduğunda da aynaya bakamazdı…
tüm bu sebep- sonuç ilişkisine bulaşmamak için “yalın”lığını güçlü bir iradeye dönüştürmeli, güçlü görünmeli, güçlü bakmalı ve hatta güçlü ağlamalıydı… işte tüm bu hengâme arasında arada bir gözleri nehrin diğer tarafına kayardı… kendi bulundukları kıyıyla aralarına bir azgın nehrin sınır olduğu diğer kıyıya, karşı kıyıya…
işte “yaşam” oradaydı… tüm normal insanlar oradaydı… her biri geceleri uyuyabilen, hüzünlü bir manzara ya da “ölüm” olmadıkça ağlamayan, kendilerini dışlanmış değil de hayatın merkezinde bulabilen, seven ve sevilen, mutlu yarınlara dair konuşabilen, dizi izleyebilen ve bir “dizi” çevresi olan, velhasıl yaşamayı bilen, normlara uygun, cemiyetin bağrına bastığı insanlardı... onlar cemiyeti, cemiyette onları besler dururdu… işte gözleri arada karşı manzaraya daldı mı dolu dolu olurdu… onlar gibi olamayışına üzülürdü… “keşke”lerini sıralardı peşpeşe…Dışlanmışlığından kurtulmak için ya defalarca dinlediği kasvet dolu bir melodiye sığınırdı, ya da etrafındaki “yalnızlık demoları”ndan cımbızla demolar çeker çıkarır sabah- akşam onları söylerdi aynasına…karşı kıyıyla aralarına sınır bu azgın nehirinde “zaman”vari bir uzantısı olduğuna yüzündeki çizgiler derinleştiğine tanıklık ettiğinde kanaat getirdi… akan sular, karşı nehirden bu yana, bu yandan karşı nehre geçmek isteyenlere otak bir referanstı. Arada masadan kalktığında sudan yüzüne bir avuç çarpar, uyanıklık hâlini muhafaza etmeye çalışırdı… birazda karşı kıyıya geçmemesi gerektiğine dair “sudan sebepler” boca edersi sağına soluna…
kıyıya yaklaştığında bazen karşı tarafa köprü inşa etmeye çalışanları görürdü… ama hiç birinin uzun ömürlü olmayışı daha da “öteki”leştirirdi karşı kıyı sakinlerini gözünde… ki kendisi de zaman zaman denerdi bunu… arada, azgın nehrin debisini yavaşlattığını sandığı anlarda teşebbüs ederdi buna…oradan kendine en yakın noktayı belirler ve karşı tarafla antlaşma imzalardı… ancak köprü oluşma aşamasında zamanın azgın dalgalarıyla yerle bir olurdu…
yeniden masa başına oturur, yazgısını yazmaya çalışırdı bu sukut-u imge saatlerinde…
kağıtlarda görünür kılmak isterdi akışını hayatının…belki bir planını bir “kavram haritası”nı çıkarırsa çözüm bulabileceğine inanırdı…
ancak kıyıdaki diğer sakinler rahat bırakmazlardı, onunla alay eder, köprü çalışmalarını aşağılarlardı…o da onların açıklamalarına inanır ve bir daha böyle bir teşebbüste bulunmayacağına dair kendi kendine söz verirdi…ama karşı kıyıya da zaman zaman gözleri kaydığında, gıpta ederdi derinlerinden sonra bakışları düşünce azgın sulara bakar ve yutkunurdu…
su perisinin düşüşü şerefine...
9 yorum:
tebrik ederim çok tatlı bi yazı olmuş, inan çok hoş olmuş. eline diline sağlık ayrıca bayramını da tebrik ederim
bide merak ediyorum kısaltılmış blog isminin anlamı nedir??
teşekkür ederim...
mzrkbl, mezarkabulun -bence- forma girmiş halidir..
mezarkabul de yerli metal grubu pentagramın en sevdiğim çalışmasıdır...
Sadece vakit daha kolay geçiyordu karşı kıyıda, başka da bir farkı yoktu..
ya! oyun bitince şah da piyon da aynı kutuya atılırdı =)
eh işte bizim beriki kıyı sakini zavallı unutuyor bunu ;)
blog'una şöyle bir göz attım da,güzel şiirlerin var gerçekten,tebrik ederim...
Yorum Gönder