
Bilince uzun süre çağrılmayan “bilme” ya da “yaşanmışlıklar” bir müddet sonra kaybolur (mu?)…
Bilinç akıcıdır. Daima güncellenmek ister. En monoton yaşamlarda bile en az bir önceki günden farklı bir şeyler bir kenara kaydedilir.
Kaydedilenler arasında ancak kullanılanlar hatta sık kullanılanlar taze kalır. Aktif belleğe çağrıştırılmayan birçok şey daha alt basamaklara itilir. Kişiden kişiye farklılık gösteren bu basamaklar, hatırlanma olasılıklarına göre; yukarıdan aşağıya doğru sıralanırlar ve derinden yüzeye doğru aktifleşirler. Yani unuttuğumuzu sandığımız hiçbir şey tamamen yok olmaz. Yalnızca zihnin taraçalaşmış basamaklarının, en kötü ihtimalle en dibini boylamış sakinleri olarak varlığını korumaya devam eder.
Bu olay; bilgi, eşya, hatıra ya da bir insanla cansız bir varlık ya da eylem arasında gerçekleşiyorsa tek taraflıdır. Ancak unutmak eylemi bir insan ile bir başka insan arasında(n) geçiyorsa tek taraflı değildir. Unuttuğumuz ya da tarafından unutulduğumuz insanlar, bir şekilde etkileşim içinde olduğumuz zihinlerdir.
Son dönemlerde laboratuvar deneyleriyle de desteklenen bir şey var ki iletişim kurmanın olmazsa olmazı sayılan eylem artık konuşmak değildir. Çünkü insanlar sürekli aktif olan zihinlerle yaşarlar. Ve her ne kadar ilk bakışta farklı görünsek de özünde hepimiz farklı zihinlerde oluşan ortak çağrışımlarla anlaşmaktan başka bir şey yapmıyoruz. Dolayısıyla yalnızca bu kanıdan destekle unutmak tek taraflı değildir diyebiliriz. Çünkü “o” dediğiniz beyinde bir algıdan ibarettir. Ve zihne çağrıldığı ölçüde gelir, hatırda kalır. “O” nun sizi kendi zihninde çağırdığı ölçüde siz de “O”nu kendi zihninizde çağırırsınız. Ne zaman “O”nu hatırda tutmayı bırakırsanız, “O” algısı bilinç basamaklarında alt katlara doğru yol alır. Ve bilinç altına itilir, yaşamını sürdürmeye kaldığı yerden devam eder…
Bir başka açıdan varlığımıza, varîyete, varlıklara ait her şey beynimizdeki algılar topluluğudur. Bunun doğru olduğunu varsayalım. Unutmak ya da unutulmak böyle bir varsayıma dayandırıldığında daha elle tutulur olur. Belki zihindeki çoğu şeyi yok edecek denli unutmak- normal şartlar altında- mümkün değildir ancak onların varlığının yine kendimizle alakalı olduğunu bilmek daha bir kontrol sahibi yapar bizi…
Hatırlamak, yani zihne yeniden çağırmak en az unutmak kadar sistemlidir. Ve tersine işleyebilen her sistem gibi, “baş” sayılan her şey “son”, “son” sanılansa başlangıç…
Hatırlamak bazen kendiliğinden gerçekleşir bazen de isteğimizle olur. Kendiliğinden gerçekleşen, beklenmedik bir anda ve aniden olur. Ve bu tür hatırlanmaya genelde bir koku, bir ses, bir isim, bir renk aracıdır. Ama bunlar arasında en güçlü ve en hızlı çağrışımı yapan aracı şüphesiz kokudur. Çünkü diğer duyulardan farklı olarak koku algısı herhangi bir ara kanal olmaksızın direkt sinirlerle beyine iletilir. (Diğer duyu algılarında ara nöronlar bulunduğu hâlde koku algısını taşıyan nöronlar doğrudan beyine bağlanır.) Dönemin ikliminin getirdiği kokular ya da kullanılan parfümler ya da o ana karışmış beklenmedik kokular, rayihalar, doğrudan hatırlamaya vesiledir. Bu anlamda sık sık parfümünü değiştiren biri için hatırlamak, kategorilendirilmiş bir hâl alacaktır.
Kokudan sonra hatırlamaya en çok yardımcı diğer algılar sırasıyla işitme ve görmedir. Yakın döneme ait bir şarkı çalındığında radyoda “Bu şarkı ilk çıktığında Antalyadaydım ” dememiz bundan kaynaklanır.
Bu çağrıştıran aracılar bizi çoğu kez hatırlamak zorunda da bırakabilir. Yani elimizde olmadan, yani istemeden… Tüm cepheleri denize bakan bir cezaevine ulaşan dalga seslerinin, yıllar sonra tahliye olmuş mahkumun zihninde hep bir cendere hissiyatı yaratması bundandır. Ve böyle bilme ve unutma ve hatırlamalar çoğu kez bizden izinsiz zihnimizi meşgul eder.
Bu bizden izinsiz gerçekleşen meşguliyetler zararlı mıdır peki? Çoğu kez evet! Çünkü bu tür hatırlamalar hep geriye dönüşü ve o dönemin yaşattıklarını ( sevinç, hüzün, acı… Gibi ) bugüne taşır. Hâl böyle olunca Mevlana’nın sık sık işe koşulmasını öngördüğü o mühim tembih askıda kalır.
“Dünle beraber ne varsa dünde kaldı cancağzım,
Artık yeni şeyler söylemek lâzım…”
Yeni şeyler söyleyemiyor olmak eskilerin avuntularıyla kalakalmakla ilgilidir. “Dün”ün götürdüklerini bugüne yansıtarak korkmak yerinde saymaktır ki böyle bir şey hatırlıyor olmayı zararlı bir alışkanlık hâline dönüştürür. Elif Şafak “Pinhan” da meseleye şöyle yaklaşır;
“…Çünkü geçmiş dediğin bir rüya idi
Ve de gelecek…
Onlar olmadığında ne günah vardı ne kötülük…”
En nihayetinde diğer tüm alışkanlıklar gibi unutmak ve hatırlamak da kişinin emrine sunulmuş gerekliliklerdir. Ve tüm diğer alışkanlıklar gibi dozunda oldukları müddetçe sevimlidirler.
Konu unutmak ve hatırlamak olunca, ucu zamana değen her şey gibi- ve aslında tüm her şey gibi- “yeni” ve “eski” sıfatlarını türetmek lâzım gelir. Yani ortada mutlaka bir eski dolayısıyla da bir yeni varsa, insanların heyecanların, aşkların, hüzünlerin, günlerin, gecelerin, doğanın, dünyanın da bir miadı vardır. Ve aslında her şey unutmaya, unutulmaya sonra hatırlamaya sonra yeniden unutmaya mahkûmdur. Belki buna dair en güçlü delil ahiret inancıdır. Dünyada yapılan işlerin hatırlatılması hiçbir şeyin sonlu olmadığına yalnızca “var”lığına ilişkin miâdının dolduğuna delildir. Dolayısıyla ne yaşanmışlıklar ne de insanlar zihinlerden ve dünyadan öylece yitip giderler.
Ve her şey bir halkadan ibarettir aslında. Dönmekten, dönüşümden, değişimden ibaret. Tıpkı o meşhur fizik kuralı gibi; “ Enerji doğada hiçbir zaman kaybolmaz, yalnızca dönüşür.”
İşte bu dönüşümün geriye doğru olan versiyonudur hatırlamak. Geri dönüşüm, tüm diğer değişim ve dönüşümleri kapsayan çok reaksiyonlu bir halkadır. Ve canlı cansız her şey bu çemberden geçmeye mahkûmdur. Geri dönüş yoktur, geriye dönüşüm vardır. Dolayısyla geri ve ileri kavramları da birbirinin içine geçmiş diğer zıtlıklar gibi yalnızca birbirlerine referanstırlar…
Ayşe KARACA
Bilinç akıcıdır. Daima güncellenmek ister. En monoton yaşamlarda bile en az bir önceki günden farklı bir şeyler bir kenara kaydedilir.
Kaydedilenler arasında ancak kullanılanlar hatta sık kullanılanlar taze kalır. Aktif belleğe çağrıştırılmayan birçok şey daha alt basamaklara itilir. Kişiden kişiye farklılık gösteren bu basamaklar, hatırlanma olasılıklarına göre; yukarıdan aşağıya doğru sıralanırlar ve derinden yüzeye doğru aktifleşirler. Yani unuttuğumuzu sandığımız hiçbir şey tamamen yok olmaz. Yalnızca zihnin taraçalaşmış basamaklarının, en kötü ihtimalle en dibini boylamış sakinleri olarak varlığını korumaya devam eder.
Bu olay; bilgi, eşya, hatıra ya da bir insanla cansız bir varlık ya da eylem arasında gerçekleşiyorsa tek taraflıdır. Ancak unutmak eylemi bir insan ile bir başka insan arasında(n) geçiyorsa tek taraflı değildir. Unuttuğumuz ya da tarafından unutulduğumuz insanlar, bir şekilde etkileşim içinde olduğumuz zihinlerdir.
Son dönemlerde laboratuvar deneyleriyle de desteklenen bir şey var ki iletişim kurmanın olmazsa olmazı sayılan eylem artık konuşmak değildir. Çünkü insanlar sürekli aktif olan zihinlerle yaşarlar. Ve her ne kadar ilk bakışta farklı görünsek de özünde hepimiz farklı zihinlerde oluşan ortak çağrışımlarla anlaşmaktan başka bir şey yapmıyoruz. Dolayısıyla yalnızca bu kanıdan destekle unutmak tek taraflı değildir diyebiliriz. Çünkü “o” dediğiniz beyinde bir algıdan ibarettir. Ve zihne çağrıldığı ölçüde gelir, hatırda kalır. “O” nun sizi kendi zihninde çağırdığı ölçüde siz de “O”nu kendi zihninizde çağırırsınız. Ne zaman “O”nu hatırda tutmayı bırakırsanız, “O” algısı bilinç basamaklarında alt katlara doğru yol alır. Ve bilinç altına itilir, yaşamını sürdürmeye kaldığı yerden devam eder…
Bir başka açıdan varlığımıza, varîyete, varlıklara ait her şey beynimizdeki algılar topluluğudur. Bunun doğru olduğunu varsayalım. Unutmak ya da unutulmak böyle bir varsayıma dayandırıldığında daha elle tutulur olur. Belki zihindeki çoğu şeyi yok edecek denli unutmak- normal şartlar altında- mümkün değildir ancak onların varlığının yine kendimizle alakalı olduğunu bilmek daha bir kontrol sahibi yapar bizi…
Hatırlamak, yani zihne yeniden çağırmak en az unutmak kadar sistemlidir. Ve tersine işleyebilen her sistem gibi, “baş” sayılan her şey “son”, “son” sanılansa başlangıç…
Hatırlamak bazen kendiliğinden gerçekleşir bazen de isteğimizle olur. Kendiliğinden gerçekleşen, beklenmedik bir anda ve aniden olur. Ve bu tür hatırlanmaya genelde bir koku, bir ses, bir isim, bir renk aracıdır. Ama bunlar arasında en güçlü ve en hızlı çağrışımı yapan aracı şüphesiz kokudur. Çünkü diğer duyulardan farklı olarak koku algısı herhangi bir ara kanal olmaksızın direkt sinirlerle beyine iletilir. (Diğer duyu algılarında ara nöronlar bulunduğu hâlde koku algısını taşıyan nöronlar doğrudan beyine bağlanır.) Dönemin ikliminin getirdiği kokular ya da kullanılan parfümler ya da o ana karışmış beklenmedik kokular, rayihalar, doğrudan hatırlamaya vesiledir. Bu anlamda sık sık parfümünü değiştiren biri için hatırlamak, kategorilendirilmiş bir hâl alacaktır.
Kokudan sonra hatırlamaya en çok yardımcı diğer algılar sırasıyla işitme ve görmedir. Yakın döneme ait bir şarkı çalındığında radyoda “Bu şarkı ilk çıktığında Antalyadaydım ” dememiz bundan kaynaklanır.
Bu çağrıştıran aracılar bizi çoğu kez hatırlamak zorunda da bırakabilir. Yani elimizde olmadan, yani istemeden… Tüm cepheleri denize bakan bir cezaevine ulaşan dalga seslerinin, yıllar sonra tahliye olmuş mahkumun zihninde hep bir cendere hissiyatı yaratması bundandır. Ve böyle bilme ve unutma ve hatırlamalar çoğu kez bizden izinsiz zihnimizi meşgul eder.
Bu bizden izinsiz gerçekleşen meşguliyetler zararlı mıdır peki? Çoğu kez evet! Çünkü bu tür hatırlamalar hep geriye dönüşü ve o dönemin yaşattıklarını ( sevinç, hüzün, acı… Gibi ) bugüne taşır. Hâl böyle olunca Mevlana’nın sık sık işe koşulmasını öngördüğü o mühim tembih askıda kalır.
“Dünle beraber ne varsa dünde kaldı cancağzım,
Artık yeni şeyler söylemek lâzım…”
Yeni şeyler söyleyemiyor olmak eskilerin avuntularıyla kalakalmakla ilgilidir. “Dün”ün götürdüklerini bugüne yansıtarak korkmak yerinde saymaktır ki böyle bir şey hatırlıyor olmayı zararlı bir alışkanlık hâline dönüştürür. Elif Şafak “Pinhan” da meseleye şöyle yaklaşır;
“…Çünkü geçmiş dediğin bir rüya idi
Ve de gelecek…
Onlar olmadığında ne günah vardı ne kötülük…”
En nihayetinde diğer tüm alışkanlıklar gibi unutmak ve hatırlamak da kişinin emrine sunulmuş gerekliliklerdir. Ve tüm diğer alışkanlıklar gibi dozunda oldukları müddetçe sevimlidirler.
Konu unutmak ve hatırlamak olunca, ucu zamana değen her şey gibi- ve aslında tüm her şey gibi- “yeni” ve “eski” sıfatlarını türetmek lâzım gelir. Yani ortada mutlaka bir eski dolayısıyla da bir yeni varsa, insanların heyecanların, aşkların, hüzünlerin, günlerin, gecelerin, doğanın, dünyanın da bir miadı vardır. Ve aslında her şey unutmaya, unutulmaya sonra hatırlamaya sonra yeniden unutmaya mahkûmdur. Belki buna dair en güçlü delil ahiret inancıdır. Dünyada yapılan işlerin hatırlatılması hiçbir şeyin sonlu olmadığına yalnızca “var”lığına ilişkin miâdının dolduğuna delildir. Dolayısıyla ne yaşanmışlıklar ne de insanlar zihinlerden ve dünyadan öylece yitip giderler.
Ve her şey bir halkadan ibarettir aslında. Dönmekten, dönüşümden, değişimden ibaret. Tıpkı o meşhur fizik kuralı gibi; “ Enerji doğada hiçbir zaman kaybolmaz, yalnızca dönüşür.”
İşte bu dönüşümün geriye doğru olan versiyonudur hatırlamak. Geri dönüşüm, tüm diğer değişim ve dönüşümleri kapsayan çok reaksiyonlu bir halkadır. Ve canlı cansız her şey bu çemberden geçmeye mahkûmdur. Geri dönüş yoktur, geriye dönüşüm vardır. Dolayısyla geri ve ileri kavramları da birbirinin içine geçmiş diğer zıtlıklar gibi yalnızca birbirlerine referanstırlar…
Ayşe KARACA
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder