
Hayat, sürekli arzulamayı dilemeyi gerektirir bu his hiçbir zaman son bulmaz. Daha çok para, daha fazla sosyal çevre, daha çok gezmek….
İnsan, asla doyuma ulaşmaz. Elde ettikçe bir üstünü arzular. Çünkü insan, Allah’ın bir parçasıdır. Allah ki sonsuz kudret ve tüm kusursuzlukların toplamıdır. Dolayısıyla Allah’ın bir parçası olan insan, sonlu ve kusurlu hayattan asla tatmin olmaz. Bu anlamda doyumsuzluk, her ne kadar insanın maddî ya da aç gözlü yanını temsil etse de aslında Yaratıcı’nın bir parçası olan insanın doğasında bulunan normal durumdur.
Hayatı kusurlu kılan ilk özellik, her şeyin sonlu oluşudur. Tüm güzellikler ya da çirkinler sonludur. Yani her şey gelip geçicidir. Her şey ama her şey bitmeye, tükenmeye, çürümeye, kokuşmaya, yok olmaya mahkumdur. Bazen “eşya”nın miadı dolmadan bile insanı usandırabiliyor. Aynı hazzı vermiyor, ilk zamanki gibi güzel görünmüyor.
Hayatı kusurlu kılan en önemli özellik ölümdür. Her şeyin son bulacağı gibi ömrün de son bulacağını bilmek tüm nimetlerin zevkini kısaltır. Hele de ölümün zamanın bilinmiyor olması kusurlu olduğunun en keskin kanıtıdır.
Ölümden sonra sayılabilecek en önemli kusur yaşlılıktır. Ve hatta ölüm bile zamanla kabullenebilinirken yaşlılık yani eninde sonunda sağlıktan olacağını bilmek hissi hayatın tek gerçek olduğu yargısını çürütmektedir. Çünkü hayatta, dirilikte mutlaka hazin bir son vardır. Elden ayaktan düşmek, hele de onca yıl sonra kullanılıp bir kenara fırlatılmış hissi yaşamak, yani dışlanmak ve bu sonu biliyor olmak, hayatın sadece salt yaşanacak bir dizi olaylardan ibaret olmadığı düşüncesini ortaya çıkarmaktadır.
Tüm istekler yerine gelince mutlu olabileceğimizi sanmak yani hayatın yettiğini savunmak kişinin en büyük nimeti beynini tam kullanamadığının göstergesidir. Çünkü temelinde tüm insanlar durup düşünseler ne denli eksik ve insana layık olamayacak kadar eksik, adaletsiz bir dünyada yaşadıklarının farkına varırlar.
Bu kusuru fark ediyor olmak ilk etapta isyan ve olumsuzluk yaşatacaktır. Yani seçim hakkı tanınmadan dayatılmış bu eksik hayatı yaşamak zorunda olmak hele de talih sizden yana değilse (!) çekilmez kabul edilemez olacaktır. Öyleyse bu boş ve anlamsız hayatı çeşitli yollarla tahrip etmeli verdiği psikolojik kaybın hesabı sorulmalı…
İşte din, tam bu noktada başka alternatifler sunar. Din, bu kusurlu yaşama alternatif dünya vaat eder. Dolayısıyla hikayenin burada bitmeyeceğini ve adaletin ve tüm güzelliklerin bir başka dünyada telafi edileceğini müjdeler. Böylece kişinin bu hayata mahkûm olmadığını, karamsar ve mecburen yaşamak zorunda olmadığını söyler. Kusurlu da olsa hayatın biteceğini ve başka bir aleme geçiş yapacağımızı bildiğimiz için yaşamak daha kolay ve daha katlanılır olur.
Bu anlamda Karl Marx’ın o meşhur cümlesi gibi din toplumların afyonudur. Çünkü rahatlatır, gevşetir, ferahlatır. Din, eksik ve adaletsiz dünyaya sunulmuş bir felahtır. Uzun ve zorlu bir yolculuk sırasında alınmış kas gevşeticidir, sakinleştirir, dayanma gücü verir. Daha da güzeli, yolculuğu sevdirir. Bu yönüyle din afyondur ve varılacak durağa kadar eşlik edebilecek tek sadık yol arkadaşıdır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder