15 Ekim 2017 Pazar

OTUZ




30. Gördüm ki hayaller güzel rüyalar hoş ama kadrajın içindekiler yani günlük şeyler daha işlevselmiş

30. Gördüm ki güzel dediğim şeylerin niteliği görselliğinden daha tatmin ediciymiş.

30. Gördüm ki istemek dilemek işin ön sözü harekete geçmekse 'vira bismillah'ıymış

30. Gördüm ki anne olmak genellikle sıkıcı, delirtici ama son raddede bir iş başardım denebilecek ender alanlardanmış

30. Gördüm ki tat almak için çırpınmaya çalışmaktansa ağzındaki tat neyse onu keşfetmeye çalışmak daha mutluluk vericiymiş.

30. Geldim ki gençliğin o güzel 'fer'i gitmiş ama şimdi bol oksijenli ferah bir bahçede geziniyorum

30. Geldim ki sayılara olan küslüğüm hiç değilse 'nötr'lenmiş..

30. Sandım ki enerjim azalacak oysaki gereksiz enerji emicileri çıkarınca daha atik olacakmışım

30. Gördüm ki artık epeyce tecrübe sahibi olmuşum öyle ki beynim için birkaç saniye bile yüzde doksan doğru tespite yetiyor

30. Gördüm ki kadın olmak daha da güzelleşiyor! ( hayır kadının yeri değil kendisi)

30. Gördüm ki daha az müzik daha az uyaran daha çok insan sesi bünyede daha organik etki bırakıyor.

30. Geldim ki toprağa; yeni tanıştığım ama çabuk samimi olduğum uzun yıllar dost kalacağım bir değer atfedilmiş!

30. Geldim ki içimdekileri sırasıyla sakince anlattığımda hafifliyormuşum.

30. Gördüm ki 'duraklama devri' ' hayret'leri azaltıyor ama mevcut kavramların içini dolduruyormuş

30. Sandım ki aradığımı bulmanın dinginliği diye bir şey var. Hayır yokmuş. Değiştiğim değişeceğimin alametiymiş.

30. Gördüm ki 11 gibi birleşmeler tamamlayamazken seni ömür aslında "elif" halindeyken anlamlanıyormuş!

22.09.2017
GÜNDÖNÜMÜ

4 Haziran 2016 Cumartesi

SON SESLENİŞ



Bir Zühdiye Hanım geldi geçti bu hayattan ... 
İsteye isteye toprağa karışanlardan... Bir Zühdiye Hanım geldi geçti bu hayattan.. İçimin köşe taşlarından biri koptu. Duyduğum en güzel ağıtları söyleyen insan öldü.. Bir Zühdiye Hanım yok yok Zühdiye Kadın geldi geçti bu hayattan...
Habire çabalamış, kime neye mücadele verdiğini bilmeden sadece tırnaklarıyla toprağı kazmış bir Zühdiye Kadın.. Hanım değil kadın. Çünkü sefa sürmeyi mahşere bırakmış varsa yoksa didinmiş, çabalamış, gözlerini eritmiş, dizlerini çürütmüş. Bir Zühdiye Kadın geldi geçti bu hayattan... Yalnızlığı değil insanı sevmiş, konuştukça ve dinledikçe huzur bulabilen zamana gözü gibi baktığı halde - herkes gibi- zamandan aynı vefayı görememiş bir kadın geldi geçti..

Çocukluğunun dünyanın cennetlerinden birinde, suların, yeşillerin içinde bırakmış; gençliğini anne hizmetinde, abi dayağında, ne olduğunu bilmediği bir nişanlıyıbeklerken savurmuş... Otuzunu , kırkını anne ölümü, abi ölümleri, koca dayağı, ard arda doğan çocuklarıyla eritmiş. 
Bir de küçük Ayşesi delmiş geçmiş bağrını. Bedeninin ve omzunun onca yükünü taşıyaman dizleri de bırakmış onu. 

İşte ben bildiğimde böyle bir kadındı anneannem. Çarklarda yıpranmış, örselenmiş, bir kenara fırlatmış hayat.. Ona rağmen en çok kahkahayı da ondan duydum. Misafiri ağırlamayı, sohbeti, geçmişi en çok ondan dinledim.

Bir de en güzel duaları, dilekleri; "Elin yüzün dert görmesin guzum", "Araplar köleler hizmetçin olsun", "Dünyadan gel geç de dert nedir bilme", "Tenin toprak görmesin kuzum"... kaç duasının beni ihya ettiğini bilirim...

İnsan kendini daha güvensiz hissediyormuş, dualarının yokluğu savunmasız bıraktı şimdiden beni... Şimdi ben ona dua ediyorum;

Kabrin arşın arşın genişlesin anneanne...
Yıllardır özleminii çektiğin, imtihanın olan yürümek nedir yeniden yaşamışsındır inşallah..Çocukluğunun ilk adımlarındaki sevinç dolsun kabrine, uçsuz bucaksız yerlerde dilediğin gibi yürümüşsündür inşallah Rabbine..

Teneşirde sımsıkı kapattığın gözlerinle hatırlayacağım seni. Gurbeti terkedenlerin kararlılığıyla yumduğun gözlerin cennet bahçelerine açılsın inşallah... Dünyada göremediğin ne varsa izle uzun uzun..Küsüp gitmiş gibi kapattığın o gözlerinden yaş akmayacak artık, serinlikler, esenlikler, Allah'ın rahmeti seninle olsun anneanne, kanamadığın suya Kevserle kan inşallah

Son kez göremediğin annene, nazlı güzel kızına, abilerne kavuş, hasretini gider. Gurbetliğin bitti kavuştun Rabbine inşallah. Sadece bunun iççin içim rahat. Artık daraltan göğüsün, ağrıyan sızlayan bedenin yok, kuş kadar hafifledin inşallah. Son on yılına hatalarını, günahlarını döktün gittin inşallah. Sadece bunun için içim rahat...

Allah affetmeyi sever, affedicidir. seni de bizi de affetsin anneanne... Görüşeceğiz inşallah...


"Kış geçti, bahar geldi, gene ölüm yok"...


                                                                                                                    28 Mart 2015
                                                                                                                      KONYA

6 Temmuz 2010 Salı

DİN AFYONDUR




Hayat, sürekli arzulamayı dilemeyi gerektirir bu his hiçbir zaman son bulmaz. Daha çok para, daha fazla sosyal çevre, daha çok gezmek….

İnsan, asla doyuma ulaşmaz. Elde ettikçe bir üstünü arzular. Çünkü insan, Allah’ın bir parçasıdır. Allah ki sonsuz kudret ve tüm kusursuzlukların toplamıdır. Dolayısıyla Allah’ın bir parçası olan insan, sonlu ve kusurlu hayattan asla tatmin olmaz. Bu anlamda doyumsuzluk, her ne kadar insanın maddî ya da aç gözlü yanını temsil etse de aslında Yaratıcı’nın bir parçası olan insanın doğasında bulunan normal durumdur.

Hayatı kusurlu kılan ilk özellik, her şeyin sonlu oluşudur. Tüm güzellikler ya da çirkinler sonludur. Yani her şey gelip geçicidir. Her şey ama her şey bitmeye, tükenmeye, çürümeye, kokuşmaya, yok olmaya mahkumdur. Bazen “eşya”nın miadı dolmadan bile insanı usandırabiliyor. Aynı hazzı vermiyor, ilk zamanki gibi güzel görünmüyor.

Hayatı kusurlu kılan en önemli özellik ölümdür. Her şeyin son bulacağı gibi ömrün de son bulacağını bilmek tüm nimetlerin zevkini kısaltır. Hele de ölümün zamanın bilinmiyor olması kusurlu olduğunun en keskin kanıtıdır.

Ölümden sonra sayılabilecek en önemli kusur yaşlılıktır. Ve hatta ölüm bile zamanla kabullenebilinirken yaşlılık yani eninde sonunda sağlıktan olacağını bilmek hissi hayatın tek gerçek olduğu yargısını çürütmektedir. Çünkü hayatta, dirilikte mutlaka hazin bir son vardır. Elden ayaktan düşmek, hele de onca yıl sonra kullanılıp bir kenara fırlatılmış hissi yaşamak, yani dışlanmak ve bu sonu biliyor olmak, hayatın sadece salt yaşanacak bir dizi olaylardan ibaret olmadığı düşüncesini ortaya çıkarmaktadır.

Tüm istekler yerine gelince mutlu olabileceğimizi sanmak yani hayatın yettiğini savunmak kişinin en büyük nimeti beynini tam kullanamadığının göstergesidir. Çünkü temelinde tüm insanlar durup düşünseler ne denli eksik ve insana layık olamayacak kadar eksik, adaletsiz bir dünyada yaşadıklarının farkına varırlar.

Bu kusuru fark ediyor olmak ilk etapta isyan ve olumsuzluk yaşatacaktır. Yani seçim hakkı tanınmadan dayatılmış bu eksik hayatı yaşamak zorunda olmak hele de talih sizden yana değilse (!) çekilmez kabul edilemez olacaktır. Öyleyse bu boş ve anlamsız hayatı çeşitli yollarla tahrip etmeli verdiği psikolojik kaybın hesabı sorulmalı…

İşte din, tam bu noktada başka alternatifler sunar. Din, bu kusurlu yaşama alternatif dünya vaat eder. Dolayısıyla hikayenin burada bitmeyeceğini ve adaletin ve tüm güzelliklerin bir başka dünyada telafi edileceğini müjdeler. Böylece kişinin bu hayata mahkûm olmadığını, karamsar ve mecburen yaşamak zorunda olmadığını söyler. Kusurlu da olsa hayatın biteceğini ve başka bir aleme geçiş yapacağımızı bildiğimiz için yaşamak daha kolay ve daha katlanılır olur.

Bu anlamda Karl Marx’ın o meşhur cümlesi gibi din toplumların afyonudur. Çünkü rahatlatır, gevşetir, ferahlatır. Din, eksik ve adaletsiz dünyaya sunulmuş bir felahtır. Uzun ve zorlu bir yolculuk sırasında alınmış kas gevşeticidir, sakinleştirir, dayanma gücü verir. Daha da güzeli, yolculuğu sevdirir. Bu yönüyle din afyondur ve varılacak durağa kadar eşlik edebilecek tek sadık yol arkadaşıdır.

17 Mart 2010 Çarşamba

KANLI GERÇEKLER VE İMİTASYON ÖYKÜLER




“Güneş altında söylenmedik söz yoktur”

Dünyayı anlama çabamız karşısında bu cümle heves kırıcı olabiliyor. Ve “büyümek” , “bunu daha önce ben de düşünmüştüm aslında” dejavusuyla kendini gösteriyor. Bildiğimizi, keşfettiğimizi, bulduğumuzu sandığımız şeylerin, zaten bilinen gerçekler olması, bazen heves kırıcı olabiliyor.

Bu yer küre; bizden öncekilerin yaptığı- yıktığı ya da şahitlik ettiği savaşlar, eylemler, törenler, mimarîler, heykellere tanıklık etti. Bu yaşlı gezegenin, o nemli havasına bizden öncekilerin gerçekleri sinmiştir. Soluduğumuz hava, beynimizde yanınca o “idea”ların bize ait olduğunu sanmamız bundandır…

Orijinal kelimesi, özgünlük anlamına gelir. Bugün tanımlamak istersek orijinalite; “öncekiler”i farklı versiyonlarda sunmak ya da kombine etmek ya da kesmek kırpmak- uzatmak abartmaktır… Belki de en orijinal cümlelerden biridir Mehmet Akif’inki;

“Tarih, tekerrürden ibarettir”

Yine de bu kısır döngü içinde, düşünme telaşı olan insanların endişeleri vardır; Bir şeylerden etkilenmeksizin düşünebilmek… Okuduklarımızın, gördüklerimizin, cemiyetimizin, öğretmenlerimizin değil de kendimize ait düşüncelerle hayata pencere açmak isteriz. İsteriz ki; her birimizin orijinal(!) manifestoları olsun…

İnsan sosyal bir canlıdır.sosyallikse etkileşimi getirir. Ve bir düşünür, şöyle orijinal (!) bir şey söyler;

“İnsanın en önemli niteliği kestirilemezliğidir”

Yani insan ki, beşer… Bir dem “düşündüm”se, başka dem “düştüm” olur. Bunun yanında “kendimi bildim bileli “ deyiminin gerçek karşılığını, insan hayatının ergenlik ya da bunun bitimi olarak düşünecek olursak, bu süreç içinde, görülenler, duyulanlar, izlenilenler iz bırakmaz mı? Yani “hadi sil baştan” deyince öncekilerden bir yerlerde hiç leke kalmaz mı?...

İşte tam bu noktada şunu sormalıyız kendimize; “Kafamdakilerin ne kadarı benim?” Yaşama dair söyeleyeceğimiz her söz, çalacağımız her fırça darbesi, üreteceğimiz her melodi bir noktadan sonra özgün olma sıfatını kaybedecektir. Ki bunların salt kitaplarla, salt akılla, N.Ş.A.’da , ideal tüm şartlarla, yani laboratuar ortamında dezenfekte edilmiş fikirler olma ihtimali nedir? Küçücük bir ihtimal, milyonda bir…
Düşünerek ulaştığımızı sandığımız her düşünce daha önce yaşlı gezegenimizde var olmuş olan bir gerçektir. Şebnem Ferah’ın “perdeler” isimli parçasındaki o cümle gibi;

“düşündüm buldum sandığım, yüzyıllık gerçekler”

Ya da “vizontele” filmindeki o mağlum replik gibi;

“resimli radyo mu? Şerefsizim aklıma gelmişti…”

Dolayısıyla şöyle bir kurcalarsak bize ait sandıımız bir çok gerçeğimiz aslında daha önce okuduğumuz, bir imitasyon öykünün resimli sayfasıdır. Ne kadar iyelik eki yüklersek yükleyelim başkasının – artık kime zimmetlenebilir bilemem – olduğu gerçeğini değiştirmez.

Peki ya böylesine zincirleme paranoyayı bilmek bize ne kazandırabilir? Yalomun kitabında Nietzsche’nin şu sözüne bir bakmalı;

"En iyi gerçekler, kişinin kendi yaşam deneyimlerinden koparılmış kanlı gerçeklerdir ..."

İşte bu noktada şunu söyleyebiliriz; birikimlerimiz, hayatımızı yönlendiremez. Ya da “kanlı gerçekle”imizin hakkından başkalarına ait “alıntı”larla gelemeyiz. Soyunup meydana çıkmalı, kalkanları bir kenara atmalı tam da bu evre de aklımızla değil gönlümüzle düşünmeliyiz. Tolstoy’un o güzel cümlesindeki gibi;

"...İyiyle kötünün ne olduğuna insanaların söyledikleri ve yaptıklarına bakılarak karar verilemez. İlerlemenin kendisi de hakem olamaz, hakem benim yüreğimdir."

O zaman hatırlamak gerekir; zulamızda mutlaka imitasyon öykülerimiz ancak valizimizin içinde daima kanlı gerçeklerimiz vardır…

8 Ocak 2010 Cuma

FATİH'TEN BU YANA...


MEKAN

isteklerimiz kadar esir, vazgeçebildiklerimiz kadar hürüz. algısal dünyamızda üç boyutlu madde anlayışımız bir de zaman var. bir sonraki de "mekan algısı" olabilir. beşinci boyut...

TUTKU

bulunulan mekan, en az öneme sahip, en güçsüz etkenmiş gibi görünse de aslında sînelerdeki aitlik- sahiplik denklemine en yakın noktadır. bir yerin müptelası olmak esir olduklarınız arasında en yoğun duyduğunuz şeydir aslında. belki son tahlilde aşk bile bir mekana ait olma hissi karşısında mağlubiyet yaşayabilir.

FATİH

"Ya İstanbul beni alır, ya ben İstanbul'u..."

Sultan Mehmet bir komutanın toprak sevdasından, "kızıl elma" ülküsünden ziyade önüne geçilmez bir mekan tutkusuyla sarfetmiştir bu cümleyi...
Herkesin var bir kimsesi. Hiç kimsesiz kaldım medet, Kimsesizler Kimsesi...` derken bile bir şehr-i şehir sevdasının sıcaklığını umut ederek yalvarmıştır.

ŞİİR

İstanbul'a sözlüklerde bir anlam tayin etmek gerekirse muhtemelen en çok "şiir" kelimesiyle karşılaşılacaktır. şiir ve İstanbul kelimeleri hemen hemen her dilde doğrudan ya da dolaylı olarak, bir noktada kesişecektir. şiir dediğimiz şeyde ne kadar İstanbul aranırsa, İstanbul dediğimiz şeyde de o kadar şiir bulunacakatır...

KADIN

ve birçok şiirde güzel, vefasız bir kadındır İstanbul... güzelliği İstanbul olmasından vefasızlığı çok sevgilisi bulunmasından ileri gelir. bir nevi uğruna "er meydanı" kurulan bir dilberdir... ki aynı er meydanının anlamını da içine alan...

İYİ, GÜZEL AMA...

"güzel yerdir ama..."
Fatih'ce ve şairce sevmek başkadır, "güzel" sıfatından sonra "ama" bağlacı eklemek başka... şehir demek başkadır, memleket demek başka, şehr-i şehir demek bambaşka...

BEKÂ

Fatih'ten önce Fatih'ten bu yana ve bundan sonra... o dilber kimseye kalmadı, ne Konstantin ne Fatih ne Kanuni... İstanbul dahi bakî kalmayacaktır, evet!... ne acı ve ne hoş...

28 Ekim 2009 Çarşamba

(K)ALAN PSİKOLOJİSİ


Tuhaftır… Nicedir terminalin önünden geçerken “unutulmuşluk” hissi uyanıyor bende… Sanki birilerini otobüsü kalkmış, hatta yol almışlarda beni unutmuşlar gibi…

Ya da gecenin sessizliğini bozan hava limanına iniş için sinyaller veren ve derinden gelen bir uçak motorunun sesi… Terk edilmişlik hissi uyandırıyor.. Sanki geç kalmışım da uçağı kaçırmışım gibi..

Elbette kendimi referans almayacağım… Psikolojisi düzgün biri değilim, evet… Ama sanmıyorum ki bu duyumsadıklarım hepten kişisel şeyler olsun… Mesela; filmlerin çoğunda “uzak”lık ya da “veda” algısını oluşturabilmek için tren rayları gözüne sokulur seyircinin… Ya da tramvayın hareket zili… Yani bir “ulaşım” aracı homurtusu…

Çünkü uzaklaşan herhangi bir araç – motorsuz olanlarda dahil- unutulmuş hissi uyandırıyor biraz… Ve “sonsuzluk” algısını doğuştan getirdiğini sanan insan, en çok da bu “”son”lu lahzalarda hezeyana uğruyor…

Terk etmek de unutulmuşluğa ya da terk edilmişliğe benzer aslında… O an itibariyle ayrıldığınız – geride bıraktığınız şey- sanki, gelecek zamanlardan birinde hatırınıza düşüpte canınızı sıkacaktır. Herhangi bir mekan, bir insan, bir kent, bir düşünce, aynadaki bir görüntü, kırıklarını aldırdığımız saçın “kırık”ları, günün son ışıkları… Farkında olmadan terk ettiğimiz şeylerden bazıları…

Terk edip giden de terk edilenler kadar ziyandır aslında. En azından ilk ya da son tahlilde … Mesela, gelecek planların öznesi olan o ölümsüz(!) sevgili, sabah karşı güneşe mağlup olmuş ay ışığı, belediyece kaldırılmış çöp konteynırı, vapurda eskortluk yapan martı….

Herkes, her şey illa bir şekilde terk eder, terk edilir… Bunu zamana da mal etsek, modern çağın dinamik sistemidir de desek, kaçınılmaz bir “ Ayrılıklar Yumağı’nın merkezindeyizdir…

Ama ille de kalan olmak zordur. Terk edilen zamanın ve mekanın emanetçisi olmak… arkadan bakmak, “yok”luğu fark eden ilk taraf olmak…. Bu böyle devam eder ve bir acıterasy acıterasyon silsilesidir, sürer gider… Postmodernizmin lanetlediği “sabit”lik duygusu üzerine çeşitli arabesk motifler kombine edilir…

Oysa limanlardır gemileri gemi yapan… Bir bakıma “vefa” kelimesine ihanet etmeyen taraftır kalan… Gidenin ardı sıra bıraktığı bir düzine hatayı telafi etme lüksüne sahip olandır….

Göçebe Türklere ilk ev sahipliği yapan bilgenin evidir… Köklenmenin ve bulunduğu mekanın “insan”ı olmanın ismidir…. Dahası bir ismi olabileceklerin sıfatıdır… Sonu gelmez yolculukların son limanı, elde kalan son alandır “kalan”...

15 Eylül 2009 Salı

SADECE ÇOCUKLAR İÇİN KALEMİ ELİNE ALMAK


İlköğretimde Çocuk Ve Kitap

İlköğretim, kişinin öğretimle tanıştığı yerdir. Çocuk; bilgiyle, kitapla, kalemle, harfle, burada karşılaşır. Ve bu ilk tanışma bireyin entelektüel yaşamının yanı sıra hayata bakış açısının da temellerinin atılacağı bir tanışmadır.

Okulla birlikte çocuğun hayatına istesin ya da istemesin kitaplar girer. İlköğretimde, birkaç istisna dışında çocukların kitabı sevmemesi mümkün değildir. Bir takım aile alışkanlığı, kişisel kaynaklı mesafeleri saymazsak, ilköğretim; çocuğunun kitapla en barışık olduğu dönemlerden bir tanesidir.

Çocukların yaşlarına göre kitaplardan beklentileri farklıdır. Ancak genel olarak kendisiyle örtüşebilecek bir başka dünyada kendi iradelerinin hükmünü sürmek isterler. Aslında bir yetişkinin de en temel beklentisi olan bu istek, onlar için de geçerlidir, tek fark ise kitabı kurguladıkları dünyanın sıradan bir parçası olarak benimsemeleri ve bir basamak olarak kullanmalarıdır. Bu anlamda kitap, çocuğun hayatı içerisinde bir nevi Süpermen karakterinin kıyafetlerini değiştirerek bambaşka bir insan olarak çıktığı telefon kulübesine benzer. Kendisine gerçek hayatta gerçekleştirmediği sınırsız alanlar, her şeyi gerçekleştirebilecek gücü verir. Bu anlamda örnek verilebilecek birçok eser vardır şüphesiz. Ancak “Küçük Prens” bunlar arasında ilk akla geleceklerdendir. Fransız yazarın, bir çocuğun gözünden yetişkin dünyasını anlattığı bu eser, bugün yetişkinlerin bile başucu kitabı olma unvanını, her insanın bu çocukluk devresinden mutlaka geçmiş olması sayesinde kazanmıştır.

Bu açıdan çocuklar için yazmak, hem basit bir şartı hem de süreç içerisinde ortaya çıkabilecek birçok hassas kriteri sağlamayı gerektirmektedir. Onları anlayabilmek için onların dönemlerindeki deneyimleri hatırlayabilmek gerekir. Bunu içinde belki güçlü bir hafızadan ziyade o dönemlerden bugünlere var olagelmiş bir hassasiyetle çevreyi izleyebilmek gerekir.

Bunun yanında kullanılacak üslup da basit ancak işlevsel olmalıdır. Kısa ancak özlü öyküler onların hem hayal dünyalarını kısıtlamaz hem de sıkılmalarına engel olur. Ancak daha küçük yaş grupları için bazen geniş tasvirler, panaromik anlatımlar daha etkili olabilir. Yine de detaylarda bile uzun cümleler kullanmak küçük okuyucuları sıkabilir.

Kullanılacak olan dil, her ne kadar basit gramer bilgisi ve yaygın kelimelerden oluşacak olsa da anlatılacakların bel kemiğini teşkil eder. Kullanımı ne kadar yaygın olursa olsun yabancı kökenli kelimelerden ziyade bunların Türkçe karşılıklarını kullanmak daha anlamlı olacaktır. Gerekirse bu bilinmeyen ve yaygın olmayan kelimelerin anlamları parantez içinde açıklanmalı, çocukların bu kelimeleri bir şekilde kazanmalarına yardımcı olunmalıdır.

Öyküler ya da kısa hikâyelerden çıkarılması gereken sonuç, çocuğun adeta gözüne sokarcasına, çok net ve öykünün bütününden bağımsız ve sırıtacak şekilde sunulmamalıdır. Verilmek istenen mesajın olayların bütününe yayılarak kullanılması, böylece mesaja, çocuğun farkında olmadan ulaşmasının sağlanması daha sağlıklı bir yöntemdir.

İlköğretim çocuğu, her ne kadar somut işlemler döneminde olsa da sunulacak öykülerin hayal dünyalarını genişletecek donanımda mekan, zaman ve karakterler içermesinde fayda vardır. Bunun için özellikle 4-6 yaş arası çocuklarla konuşmak, onları sorularla yönlendirmek suretiyle, nasıl hayal kurduklarını, nasıl bir dünyada rahat edebileceklerinin anlaşılması, yazarlar için kolaylaştırıcı bir yöntem olabilir.

Özellikle Anadolu gibi çok çeşitli destanlara ev sahipliği yapmış bu topraklarda, çocuklara sunulabilecek en temel fantastik yazılı yapıtlar destanlarımız olacaktır. Bu anlamda onların hem hayal gücü esnekliği için destek sağlanmış hem de yavaş yavaş tarih, kültür ve millet bilincinin temelleri atılmış olur.

Oluşturulacak kitaplarda anlatılan olayların resmedilmesi, öykülerin görsel öğelerle desteklenmesi de önemlidir. Böylece çocukların kolayca dikkatlerinin toplanması sağlanmış olur. Bu anlamda çizgilerin, konturların daha yuvarlak, renklerin seçimininse daha sıcak ve çarpıcı renkler seçilmesinde yarar vardır. Ayrıca bilinenin dışına çıkmak da çocuklara ilginç gelebilir. Mesela, bir bahar tasviri resminde güneş sarı yerine yeşil ile renklendirilebilir.

Bir çocuk için kalemi eline almak, yazarların için çoğu kez zorlayıcı ancak eğlenceli bir süreç olacaktır. Çünkü reel değerler ve bir takım rakamların dışında, kendi çocukluğunda dolaşmak, eğlenceli bir nostalji yapmak, belki bir terapi işlevi bile görebilir.