23 Ekim 2008 Perşembe

ŞİKEST VE MEY ÜZERİNE


“Ait”lik ve “sahiplik” üzerine kuruludur şikest
Ve ateş ve su tabiatıyla doğar diplerden
Yeryüzündeki âdem sıfatıyla yaftalanmış tek bir canlı yoktur ki,
Bu diplerden nasiplenmesin, payına düşene “eyvallah” demesin
Ve şikestin hâllerinden biri olsun da yalın olmasın
“Hiç”liğe nişanlı sevdadır kalplere düşen
Ve suyunun rengi bozluğun en kasvet tonudur
Şikest eşi dostu yok eden canavardır
En yalın hâline niyetlenmiş her insana ilkin aynasından görünür
Ne vakit göz aynaya korkuyla bakar yaban ve yabancı
O dem yakalanır cümle vesveseye, kurguya kurban gider
Ne vakit el dokunamaz olur bir başka yüreğe
O dem tırnaklarını geçirir şikest bîçareye
Ne vakit “elif” harfi sayfada durduğu gibi durmaz,
O vakit sivri kısmı batar yüreğe, kanatır, kanırtır
Ve ne vakit damlayanlar katre olarak düşer aynaya
O dem süzülür pınarlardan, deryaya karışmaya çalışır.

Ve mey kardeşidir, her buruşturulmuş yaprağın
Sevgilinin mektubuna önayak olmuş, layık olamamış
Her yanlış kelimenin üzerine çizilen çizgidir
Dahası aynı çizgiyi yanlış isimlere sürüklemektir
Mey sırdır şaire ve şairin bütün borçlarına kefildir
Göze alınan her türlü beladır ve gözden çıkarılan her türlü sefa
Mey ne zevktir ne de keder
Mey sarhoşluğa vesile değil, kefildir
Ve eyvallah demenin en “ey”, “valla”, “ah” hâlidir
İçilebilen en güzel yalandır ve “safî”yattır

Şikest meye delil, mey şikeste davadır
Ve aslında her dava kalu belâya dayanır



Ayşe KARACA

17 Ekim 2008 Cuma

TELVİN

Halkadır dünü yarına bağlayan… Bizi kendimize, gündüzü geceye, hastalığı sağlığa, siyahı beyaza, kalbi akla, susmayı haykırmaya…

Halkadır başı sona, sonu başa bağlayan, dönüşümlü kılan… Zamanı tüm karışık denklemlerden kurtaran, kotaran…

Ve “halka”yla yoğrulup “halka” addedilmiş insan, doğasında zaten var olan bu durumu zorlanmadan kabullenir. Bilinen tüm “iyi” ve “kötü”leri tüm “olur” ve “olmaz”ları kendinde toplayan insan, bu hâllerin her birinden diğerine kısa zamanda geçebilir. Yani halkayı kolayca tamamlayabilir, dahası bulunduğu ekseni fark etmeksizin yoluna devam edebilir.

Işığın deydiği ve gözün yorumladığı ne kadar renk varsa o kadar hâl vardır. Ton farklılığı ayrımında bile aynı hâlin başka versiyonları yaşanır. Renkten renge geçiş bu halkaya Telvin denir.

Telvin ki sürekliliktir, sağlam bir delildir. Farktır, ayrımdır, “yeni”dir. Çoğu kez ebrudur, ebrulî düştür. Tabladaki farklı farklı renkten çeşit çeşit ebrudur her bir insan. Yani her birey mizacına uygun olan renkleri kaynaştırır ve su üstünde yüzdürür. Buradaki çeşitlilik ve çeşitlilikteki değişimdir telvin. Zamandan bağımsız periyodik ya da sabit değişimlerdir renkleri kaynaştıran, ayrıştıran. Kişi fırçayı alıp kendi suyunda dağıtabildiği kadar renklerini o ölçüde dağıtır ve toplar duyuşlarını.

Kırmızı kadar koyudur tutku… Koyulaştıkça kan rengi bir bağ olur tüm kopkoyu duygularda. Açıldıkça pembe düşler kurdurur, düşündürür, sakinleştirir.

Sarı kadar sabittir sadakat… Bağlanmak, bağımlılık oluşturmak…

Mavi kadar özgürdür düşünce... Kayıtsız, bağımsız, kendi hâlince… Koyulaştıkça lacivert bir seyyah, açıldıkça türkuaz bir merak olur.

Yeşil kadar ferahtır huzur… Sarı bir bağımlılık ve mavi bir özgürlükten doğmuştur. Koyulaştıkça yosun yeşili bir korku, açıldıkça fıstık yeşili bir saygıya dönüşür.

Turuncu kadar keskindir öfke… Sarı bir sabitlik ve mavi bir değişkenliğin çalkantısını taşır.

Mor kadar kararlıdır melankoli… Damladığı yerden çıkamayacak gibi yapışkan, özgür bir mavinin, tutkulu kırmızıdan olan şımarık çocuğudur.

Telvin bunlardan birini seçip biriyle yaşamak değil, aralarında geçiş yapmaktır. Ki zaten her âdemoğlu / havvakızı tek birini değil, tekmilini barındırır içinde.

Telvin yaşamaktır. İnsana ait her duygudan miktarınca nasiplenmek, ayarlamak, doz ayarı yapmaktır.

Telvin zamandır. Dördüncü boyutu demlere ayırıp, içteki dünyada renkli takvimlere ulaşmaktır.

Telvin insandır. Doğasında çeşitli “od”lar bulunduran ve her birine “ait” ve “sahip” duygular işe koşan toprak mamulüdür.

Telvin rakstır. Estetik geçişlerle ruhu okşayan, gönlü eğlendiren…

Ve Telvin aşktır. Sayısız renkten sayısız renk oluşturan, yalnızca gönlün emrinde dile gelen, eşanlamlıyı zıt anlamlıya eşit kılan…





Ayşe KARACA

15 Ekim 2008 Çarşamba

KARA VE KAPKARA ŞEYLER ÜZERİNE

Aşk üzerine yazılanlar; kara, kapkaraydı…” ( elif şafak- pinhan)


Üçgen prizmadan yansıtıldı ışık yüreğime
Yedi ayrı renge ayırdım, ayrıştırdım
Ve her biri doğasına uygun davranılmasını istediğinde
Önce suya saldım ebruli düşlere meylederek
Meğer uçmaktan farklı değilmiş ki yüzmek
Hava da su da afyonmuş ruhta ve tende
Bunu fark etmenin faturası ağır getirildi önüme
Prizmayı tuzla buz edip binlerce “ben”i izledim
Her bir zerreyi “tuzlu su”da yüzdürdüm
Yalın hâllere gark oldum, önsöz hazırladım cehenneme
Ve bir gece hepsini kara kazanlara atıp tutuşturdum
Kaynattım, kara, kapkara kıldım…

Ne kadar gözünü karartırsan aşk için
O denli hasmı karşına alırsın
Dert değil küllenmiş sineye ateş
Ancak közün cesareti de ateşten
Kül dediğin KARA ve KAPKARAdır
Doğmaya bin gerekçe bin de şahit ister
Ve asla kefil bulunmaz “canlar pazarı”nda
Dahası tek bir âdem inanmaz bu tufana
“şimdi yanmak vaktidir” der içinden bir ses
Bir başkası eşlik eder ona; “uyma ona, ne der herkes!”
Davran artık cahil kraliçe hava karardı
Tufan geçti yalnızca ben ve yüreğim sağ kaldı….

(şair olamayacak tüm zavallılar için =) )

(21. yıla sönük bir hediye)