28 Ekim 2009 Çarşamba

(K)ALAN PSİKOLOJİSİ


Tuhaftır… Nicedir terminalin önünden geçerken “unutulmuşluk” hissi uyanıyor bende… Sanki birilerini otobüsü kalkmış, hatta yol almışlarda beni unutmuşlar gibi…

Ya da gecenin sessizliğini bozan hava limanına iniş için sinyaller veren ve derinden gelen bir uçak motorunun sesi… Terk edilmişlik hissi uyandırıyor.. Sanki geç kalmışım da uçağı kaçırmışım gibi..

Elbette kendimi referans almayacağım… Psikolojisi düzgün biri değilim, evet… Ama sanmıyorum ki bu duyumsadıklarım hepten kişisel şeyler olsun… Mesela; filmlerin çoğunda “uzak”lık ya da “veda” algısını oluşturabilmek için tren rayları gözüne sokulur seyircinin… Ya da tramvayın hareket zili… Yani bir “ulaşım” aracı homurtusu…

Çünkü uzaklaşan herhangi bir araç – motorsuz olanlarda dahil- unutulmuş hissi uyandırıyor biraz… Ve “sonsuzluk” algısını doğuştan getirdiğini sanan insan, en çok da bu “”son”lu lahzalarda hezeyana uğruyor…

Terk etmek de unutulmuşluğa ya da terk edilmişliğe benzer aslında… O an itibariyle ayrıldığınız – geride bıraktığınız şey- sanki, gelecek zamanlardan birinde hatırınıza düşüpte canınızı sıkacaktır. Herhangi bir mekan, bir insan, bir kent, bir düşünce, aynadaki bir görüntü, kırıklarını aldırdığımız saçın “kırık”ları, günün son ışıkları… Farkında olmadan terk ettiğimiz şeylerden bazıları…

Terk edip giden de terk edilenler kadar ziyandır aslında. En azından ilk ya da son tahlilde … Mesela, gelecek planların öznesi olan o ölümsüz(!) sevgili, sabah karşı güneşe mağlup olmuş ay ışığı, belediyece kaldırılmış çöp konteynırı, vapurda eskortluk yapan martı….

Herkes, her şey illa bir şekilde terk eder, terk edilir… Bunu zamana da mal etsek, modern çağın dinamik sistemidir de desek, kaçınılmaz bir “ Ayrılıklar Yumağı’nın merkezindeyizdir…

Ama ille de kalan olmak zordur. Terk edilen zamanın ve mekanın emanetçisi olmak… arkadan bakmak, “yok”luğu fark eden ilk taraf olmak…. Bu böyle devam eder ve bir acıterasy acıterasyon silsilesidir, sürer gider… Postmodernizmin lanetlediği “sabit”lik duygusu üzerine çeşitli arabesk motifler kombine edilir…

Oysa limanlardır gemileri gemi yapan… Bir bakıma “vefa” kelimesine ihanet etmeyen taraftır kalan… Gidenin ardı sıra bıraktığı bir düzine hatayı telafi etme lüksüne sahip olandır….

Göçebe Türklere ilk ev sahipliği yapan bilgenin evidir… Köklenmenin ve bulunduğu mekanın “insan”ı olmanın ismidir…. Dahası bir ismi olabileceklerin sıfatıdır… Sonu gelmez yolculukların son limanı, elde kalan son alandır “kalan”...

15 Eylül 2009 Salı

SADECE ÇOCUKLAR İÇİN KALEMİ ELİNE ALMAK


İlköğretimde Çocuk Ve Kitap

İlköğretim, kişinin öğretimle tanıştığı yerdir. Çocuk; bilgiyle, kitapla, kalemle, harfle, burada karşılaşır. Ve bu ilk tanışma bireyin entelektüel yaşamının yanı sıra hayata bakış açısının da temellerinin atılacağı bir tanışmadır.

Okulla birlikte çocuğun hayatına istesin ya da istemesin kitaplar girer. İlköğretimde, birkaç istisna dışında çocukların kitabı sevmemesi mümkün değildir. Bir takım aile alışkanlığı, kişisel kaynaklı mesafeleri saymazsak, ilköğretim; çocuğunun kitapla en barışık olduğu dönemlerden bir tanesidir.

Çocukların yaşlarına göre kitaplardan beklentileri farklıdır. Ancak genel olarak kendisiyle örtüşebilecek bir başka dünyada kendi iradelerinin hükmünü sürmek isterler. Aslında bir yetişkinin de en temel beklentisi olan bu istek, onlar için de geçerlidir, tek fark ise kitabı kurguladıkları dünyanın sıradan bir parçası olarak benimsemeleri ve bir basamak olarak kullanmalarıdır. Bu anlamda kitap, çocuğun hayatı içerisinde bir nevi Süpermen karakterinin kıyafetlerini değiştirerek bambaşka bir insan olarak çıktığı telefon kulübesine benzer. Kendisine gerçek hayatta gerçekleştirmediği sınırsız alanlar, her şeyi gerçekleştirebilecek gücü verir. Bu anlamda örnek verilebilecek birçok eser vardır şüphesiz. Ancak “Küçük Prens” bunlar arasında ilk akla geleceklerdendir. Fransız yazarın, bir çocuğun gözünden yetişkin dünyasını anlattığı bu eser, bugün yetişkinlerin bile başucu kitabı olma unvanını, her insanın bu çocukluk devresinden mutlaka geçmiş olması sayesinde kazanmıştır.

Bu açıdan çocuklar için yazmak, hem basit bir şartı hem de süreç içerisinde ortaya çıkabilecek birçok hassas kriteri sağlamayı gerektirmektedir. Onları anlayabilmek için onların dönemlerindeki deneyimleri hatırlayabilmek gerekir. Bunu içinde belki güçlü bir hafızadan ziyade o dönemlerden bugünlere var olagelmiş bir hassasiyetle çevreyi izleyebilmek gerekir.

Bunun yanında kullanılacak üslup da basit ancak işlevsel olmalıdır. Kısa ancak özlü öyküler onların hem hayal dünyalarını kısıtlamaz hem de sıkılmalarına engel olur. Ancak daha küçük yaş grupları için bazen geniş tasvirler, panaromik anlatımlar daha etkili olabilir. Yine de detaylarda bile uzun cümleler kullanmak küçük okuyucuları sıkabilir.

Kullanılacak olan dil, her ne kadar basit gramer bilgisi ve yaygın kelimelerden oluşacak olsa da anlatılacakların bel kemiğini teşkil eder. Kullanımı ne kadar yaygın olursa olsun yabancı kökenli kelimelerden ziyade bunların Türkçe karşılıklarını kullanmak daha anlamlı olacaktır. Gerekirse bu bilinmeyen ve yaygın olmayan kelimelerin anlamları parantez içinde açıklanmalı, çocukların bu kelimeleri bir şekilde kazanmalarına yardımcı olunmalıdır.

Öyküler ya da kısa hikâyelerden çıkarılması gereken sonuç, çocuğun adeta gözüne sokarcasına, çok net ve öykünün bütününden bağımsız ve sırıtacak şekilde sunulmamalıdır. Verilmek istenen mesajın olayların bütününe yayılarak kullanılması, böylece mesaja, çocuğun farkında olmadan ulaşmasının sağlanması daha sağlıklı bir yöntemdir.

İlköğretim çocuğu, her ne kadar somut işlemler döneminde olsa da sunulacak öykülerin hayal dünyalarını genişletecek donanımda mekan, zaman ve karakterler içermesinde fayda vardır. Bunun için özellikle 4-6 yaş arası çocuklarla konuşmak, onları sorularla yönlendirmek suretiyle, nasıl hayal kurduklarını, nasıl bir dünyada rahat edebileceklerinin anlaşılması, yazarlar için kolaylaştırıcı bir yöntem olabilir.

Özellikle Anadolu gibi çok çeşitli destanlara ev sahipliği yapmış bu topraklarda, çocuklara sunulabilecek en temel fantastik yazılı yapıtlar destanlarımız olacaktır. Bu anlamda onların hem hayal gücü esnekliği için destek sağlanmış hem de yavaş yavaş tarih, kültür ve millet bilincinin temelleri atılmış olur.

Oluşturulacak kitaplarda anlatılan olayların resmedilmesi, öykülerin görsel öğelerle desteklenmesi de önemlidir. Böylece çocukların kolayca dikkatlerinin toplanması sağlanmış olur. Bu anlamda çizgilerin, konturların daha yuvarlak, renklerin seçimininse daha sıcak ve çarpıcı renkler seçilmesinde yarar vardır. Ayrıca bilinenin dışına çıkmak da çocuklara ilginç gelebilir. Mesela, bir bahar tasviri resminde güneş sarı yerine yeşil ile renklendirilebilir.

Bir çocuk için kalemi eline almak, yazarların için çoğu kez zorlayıcı ancak eğlenceli bir süreç olacaktır. Çünkü reel değerler ve bir takım rakamların dışında, kendi çocukluğunda dolaşmak, eğlenceli bir nostalji yapmak, belki bir terapi işlevi bile görebilir.

26 Temmuz 2009 Pazar

VİSAL VE FİRAK ÜZERİNE





Zaman kavramı da dahil bir çok anlayışımız, doğrusal bir düzlem üzerinde kuruludur.

Yani bir A noktası bir b noktası ve bu ikisini birleştiren çizgi üzerinde ilerleyen bir hareketli...

Olguları, olayları arka arkaya gelen diziler olarak nitelemek yani "temel" zaman anlayışından mantık yürütmek, farkında olmadan gerçekleştirdiğimiz bir mekanizmadır. Birçok şey kademelidir, evrimsel sürece tâbidir. Bu dünyasal bakış açısı, o meşhur pandora kutusundaki son şeyi, umudu, su yüzeyine çıkarır...

Önce umut eder, sonra bekler, sonra kavuşuruz ya da men ediliriz. Yani o zaman çizgisinin, bulunduğumuz noktasının ilerisindeki bir noktada hep erişmek istediğimiz bir nokta vardır. Yaşamı temellendiren bu döngü, bizi daima sonraki basamaklardan birine nişanlı kılar. Yani vuslata, visale.. Yani istenen her neyse ona kavuşabilmeye...

Bu kimi zaman bir sevgilidir, kimi zaman bir kent, kimi zamanda ihtiyaç duyulan maddesel bir şey. Erişmek hayal edilemeyecek denli güzel ve "şimdi" nin noksanlıklarına derman bir "yarın"dır. Öylesine caziptir ki yalnızca hayalini kurmak ya da sözünü etmek heyecan verir. Visal, mevcut tüm "ayrı"lıkların yegane dermanıdır. O an için biriciktir ve milât olacaktır.

Mutlu son masallarının tüm albenisi o mutlu sona ulaşmadan evvelki beklentilerin gölgesindedir birazda. Tamam, sevgiliye ulaşılmıştır ancak ulaşmadan evvel Kaf Dağı'nın diğer eteğinde kalmış olan kuştan sevgiliyi sormak da geride kalmıştır artık... Visal tam da bu noktada hayalkırıklığı sıfatına dönüşebilir istemeden. Kavuşma anı ne kadar şâşâlı olursa olsun önceki bekleyişler ve azab hâlleri kelimelere sığamayack denli güzeldir.

Bir Akıl Hocası şöyle der "ihtiyacınız olan vitrindeki o güzel ayakkabıyı almaya kudretiniz varsa da bir süre almayın ve birkaç gün vitrinden izlemekle yetinin. Çünkü mutluluk küçük tatminlerin içinde gizlidir.Ve kimbilir belki de bu anlayış makro düşünce sistemleriniz ve dualarınız için de yer edinecektir.
Bir başka açıdan firak yani erişememek yani kavuşamamak üzerine kurulu platonik aşk, daha kalıcı nitelikler taşır. Firak, sırdır, söz edilemeyecek denli güzeldir, üstü örtülesidir, saklanasıdır. Dahası sınırsızlığı, sonsuzluğu vaad eder. Visalin ömrü belliyken Firak adeta ölümsüzdür. Bu yüzdendir ki unutulmaz aşk hikâyelerinde ya da ramak kalmış ama gerçekleşememiş kavuşmalarda daha efsunlu, daha derindüşler saklıdır. Bu yüzden vuslata erişememiş aşklar hep yaşar, ölümsüzleşir...

Tüm tutku, heves, arzu ya da hayal gücü yani alçak ya da yüksek beklentiler visal ile ateşlenirken firak ile harlanır. Bu yüzden visal leyla olmuşken firak mevladır...










8 Haziran 2009 Pazartesi

II.MAHMUT'A


II. Mahmut ;

Kaçıncı kez ismini yazıyorum bu arkası kullanılmış çalışma kağıtlarına bir bilsen…

Tanzimatı ilân ettiğin o Gülhane Parkına dair ıslak, dumanlı, yalın anılarım hâla gözümde tüterken, ben nasıl rakamlara, olaylara, telaffuzu zor kelimelere odaklanayım, sen söyle…

II. Mahmut ;

Muhtemelen herhangi bir bilgin yok; seni tarih kitaplarında çekiştiren yazarlarla ilgili
Ve bu kitapları hatmetmek zorunda olan öğrencilerle ve benimle ilgili… Ama ben senin ismini bilmem kaçıncı kez içimden tekrar ede ede yazıyorum…

" II.Mahmut, Nizam-ı Cedit’in devamı niteliğindeki Sekban-ı Cedit’i kurdu. Yeniçerilerin bir kısmını eğitimden geçirerek Eşkinci Ocağını kurdu ancak yeniçerilerin isyanı üzerine tekrar kaldırttı.”

Şimdi neden seni anıyorum biliyor musun? Şu yukarıdaki paragraf gibi neler neler okudum ve yazdım yıllardır ( yazarak çalışan bir öğrenci kompleksiyim ben!) ve kelimeler, isimler, cümleler gibi içime musallat olan kasvette aynı renkte her seferinde; küf yeşili…

Senin benden zerre kadar haberin olmadan, ülkemin sınav sistemlerinin dayatması olarak kaçtır yaptığın yenilikleri, imzaladığın antlaşmaları, tarihlerini, önemini, kimler arasında yapıldığını bilmem gerekir, daha da kötüsü herhangi bir tarih merakı ya da ateşi ile değil, bir sayısal öğrencisi olarak zorunlu olarak…

Hayır alınma üstüne lütfen! Bir başka Osmanlı Padişahına da aynı serzenişte bulunabilirdim. Kişisel bir garezim yok sana, kaldı ki; tarih sayfalarındaki “ilân” ve “imzalar”ın kadar tanıyorum seni… sorun ne tarih dersinde ne de çalışırken bile tekerrür etmesinde! Ne bileyim belki bende… şu sıralar yazacak birilerini aramamda ve bulamayıp ta sana yazışımda…


II. Mahmut; şimdi müsadenle… Şimdi göz attımda aslında Tanzimatı sen ilân etmemişsin, sen hazırlatmışın Abdülmecit İlân etmiş. Bunun ayrımına varmam gerek, buradan soru gelebilir netekim! Daha bedenimle yaşam arasındaki farkı fark edememişken, bunu fark etmeliyim, müsadenle!...

4 Mayıs 2009 Pazartesi

FUAD


Fuad: (Farsça) 1.Kalp, yürek anlamındadır 2. Anne karnında ceninin kalbinin ilk atışıdır.
Kün : Yaratıcının “ol” emridir.

Yaşadığını hissedebildiği ölçüde vardır insan. Hayatı hissedebildiği müddetçe haberdardır kendinden.
Bunun için duyulara başvurur. Göze, kulağa, buruna, dile, ayağa, kulağa… Hissettiği ölçüde – yaşadığını bilmenin iki temeli- zamanı ve mekânı algılar.

Ve aslında görmeden, dokunmadan, tatmadan çok; çoğu kez duymadan inanamaz insan. İşittiği sürece ikna ve dâhil olur yaşama. Ve bundandır sağır doğmuş olanların, ses verebildiği halde konuşamaması. Ve ses alamadıklarındandır sağır ve dilsizlerin - diğer duyu noksanlığına sahip olanlardan daha çok- öylece izlemek zorunda kalmaları…

Ses ki haberdir insana ve haber göndermesi için aracıdır. Ses ki ritimleri, melodiyi, müziği meydana getirir. Sayfalarca anlatılacak olanı dakikalara sığdırıverir. Olduğu yerde hayat, olmadığı yerde ölümdür. Ölüm sessizliği değil midir yaşamdan uzak? Ve en çok da “çıt çıkmıyor”sa çalmaz mı tehlike çanları?

Ve bu yüzden ritmiktir melodiktir hayat. Rüzgarın uğultusu, yaprakların kımıldaması, bir bebeğin uyurkenki nefesi, katreye düşen yağmur damlası… her biri hayattır ve seslidir. Yani hayat seslerin cümlesidir, ritmiktir. Bu ritmik hayat, tek vuruşluk bir emrin eseridir.

KÜN!

“Göklerin ve yerin mübdi’idir. (Onları önceden hiçbir örneği bulunmaksızın yaratandır.) Bir şeyin olmasını isteyince ona sadece ol der, o da oluverir. ”(Bakara Sûresi, 117)


Tek vuruşluk bir emirdir hayatın özü. Ve bu, her an tekrarlanır durur. Yaratıcı, emrini yarattıklarının vücut buluşunda tekrarlar. Duyabilen ruhlara “Kün!” sestir. Ve ses, yaşamın tam da kendisidir.

İnsanınsa en temel ritmi, kalbindedir. Nabızdır, “hayatta olma”nın çizgisini çizen. Ve nabız, tek vuruştan oluşan ritimlerdir, böylece taşır insanı hayata. Ona canlılık özelliği atfeder.

Ve Fuad… Bir pıhtının ilk “kün” emrine itaatidir. İlk selam, ilk variyet izi, ilk eşik… kalemle okumaya talip olmuş ilk ses. Ve nüfus kütüğüne bir kalemin darbesiyle resmiyet kazanacak olan, beşere dönüşecek olandır.

Fuad, ete kemiğe bürünecek alağın ilk “tek vuruşluk” ritmidir.

Ve insan “tek vuruşluk” ritimler topluluğudur. Son vuruşta “gök kubbede hoş bir seda” bırakma çabasında… yani Son Vuruştur, Fuad’ın dönüşümünü tamamlayan… Fuad, tonlardan, desibellerden, baslardan, tizlerden geçer de bir “es” ile son bulur, yeniden “kün” emrini beklemek için…

1 Mart 2009 Pazar

GERİ (YE) DÖNÜŞ (ÜM)


Bilince uzun süre çağrılmayan “bilme” ya da “yaşanmışlıklar” bir müddet sonra kaybolur (mu?)…

Bilinç akıcıdır. Daima güncellenmek ister. En monoton yaşamlarda bile en az bir önceki günden farklı bir şeyler bir kenara kaydedilir.

Kaydedilenler arasında ancak kullanılanlar hatta sık kullanılanlar taze kalır. Aktif belleğe çağrıştırılmayan birçok şey daha alt basamaklara itilir. Kişiden kişiye farklılık gösteren bu basamaklar, hatırlanma olasılıklarına göre; yukarıdan aşağıya doğru sıralanırlar ve derinden yüzeye doğru aktifleşirler. Yani unuttuğumuzu sandığımız hiçbir şey tamamen yok olmaz. Yalnızca zihnin taraçalaşmış basamaklarının, en kötü ihtimalle en dibini boylamış sakinleri olarak varlığını korumaya devam eder.

Bu olay; bilgi, eşya, hatıra ya da bir insanla cansız bir varlık ya da eylem arasında gerçekleşiyorsa tek taraflıdır. Ancak unutmak eylemi bir insan ile bir başka insan arasında(n) geçiyorsa tek taraflı değildir. Unuttuğumuz ya da tarafından unutulduğumuz insanlar, bir şekilde etkileşim içinde olduğumuz zihinlerdir.

Son dönemlerde laboratuvar deneyleriyle de desteklenen bir şey var ki iletişim kurmanın olmazsa olmazı sayılan eylem artık konuşmak değildir. Çünkü insanlar sürekli aktif olan zihinlerle yaşarlar. Ve her ne kadar ilk bakışta farklı görünsek de özünde hepimiz farklı zihinlerde oluşan ortak çağrışımlarla anlaşmaktan başka bir şey yapmıyoruz. Dolayısıyla yalnızca bu kanıdan destekle unutmak tek taraflı değildir diyebiliriz. Çünkü “o” dediğiniz beyinde bir algıdan ibarettir. Ve zihne çağrıldığı ölçüde gelir, hatırda kalır. “O” nun sizi kendi zihninde çağırdığı ölçüde siz de “O”nu kendi zihninizde çağırırsınız. Ne zaman “O”nu hatırda tutmayı bırakırsanız, “O” algısı bilinç basamaklarında alt katlara doğru yol alır. Ve bilinç altına itilir, yaşamını sürdürmeye kaldığı yerden devam eder…

Bir başka açıdan varlığımıza, varîyete, varlıklara ait her şey beynimizdeki algılar topluluğudur. Bunun doğru olduğunu varsayalım. Unutmak ya da unutulmak böyle bir varsayıma dayandırıldığında daha elle tutulur olur. Belki zihindeki çoğu şeyi yok edecek denli unutmak- normal şartlar altında- mümkün değildir ancak onların varlığının yine kendimizle alakalı olduğunu bilmek daha bir kontrol sahibi yapar bizi…

Hatırlamak, yani zihne yeniden çağırmak en az unutmak kadar sistemlidir. Ve tersine işleyebilen her sistem gibi, “baş” sayılan her şey “son”, “son” sanılansa başlangıç…

Hatırlamak bazen kendiliğinden gerçekleşir bazen de isteğimizle olur. Kendiliğinden gerçekleşen, beklenmedik bir anda ve aniden olur. Ve bu tür hatırlanmaya genelde bir koku, bir ses, bir isim, bir renk aracıdır. Ama bunlar arasında en güçlü ve en hızlı çağrışımı yapan aracı şüphesiz kokudur. Çünkü diğer duyulardan farklı olarak koku algısı herhangi bir ara kanal olmaksızın direkt sinirlerle beyine iletilir. (Diğer duyu algılarında ara nöronlar bulunduğu hâlde koku algısını taşıyan nöronlar doğrudan beyine bağlanır.) Dönemin ikliminin getirdiği kokular ya da kullanılan parfümler ya da o ana karışmış beklenmedik kokular, rayihalar, doğrudan hatırlamaya vesiledir. Bu anlamda sık sık parfümünü değiştiren biri için hatırlamak, kategorilendirilmiş bir hâl alacaktır.

Kokudan sonra hatırlamaya en çok yardımcı diğer algılar sırasıyla işitme ve görmedir. Yakın döneme ait bir şarkı çalındığında radyoda “Bu şarkı ilk çıktığında Antalyadaydım ” dememiz bundan kaynaklanır.

Bu çağrıştıran aracılar bizi çoğu kez hatırlamak zorunda da bırakabilir. Yani elimizde olmadan, yani istemeden… Tüm cepheleri denize bakan bir cezaevine ulaşan dalga seslerinin, yıllar sonra tahliye olmuş mahkumun zihninde hep bir cendere hissiyatı yaratması bundandır. Ve böyle bilme ve unutma ve hatırlamalar çoğu kez bizden izinsiz zihnimizi meşgul eder.

Bu bizden izinsiz gerçekleşen meşguliyetler zararlı mıdır peki? Çoğu kez evet! Çünkü bu tür hatırlamalar hep geriye dönüşü ve o dönemin yaşattıklarını ( sevinç, hüzün, acı… Gibi ) bugüne taşır. Hâl böyle olunca Mevlana’nın sık sık işe koşulmasını öngördüğü o mühim tembih askıda kalır.

“Dünle beraber ne varsa dünde kaldı cancağzım,
Artık yeni şeyler söylemek lâzım…”

Yeni şeyler söyleyemiyor olmak eskilerin avuntularıyla kalakalmakla ilgilidir. “Dün”ün götürdüklerini bugüne yansıtarak korkmak yerinde saymaktır ki böyle bir şey hatırlıyor olmayı zararlı bir alışkanlık hâline dönüştürür. Elif Şafak “Pinhan” da meseleye şöyle yaklaşır;

“…Çünkü geçmiş dediğin bir rüya idi
Ve de gelecek…
Onlar olmadığında ne günah vardı ne kötülük
…”

En nihayetinde diğer tüm alışkanlıklar gibi unutmak ve hatırlamak da kişinin emrine sunulmuş gerekliliklerdir. Ve tüm diğer alışkanlıklar gibi dozunda oldukları müddetçe sevimlidirler.

Konu unutmak ve hatırlamak olunca, ucu zamana değen her şey gibi- ve aslında tüm her şey gibi- “yeni” ve “eski” sıfatlarını türetmek lâzım gelir. Yani ortada mutlaka bir eski dolayısıyla da bir yeni varsa, insanların heyecanların, aşkların, hüzünlerin, günlerin, gecelerin, doğanın, dünyanın da bir miadı vardır. Ve aslında her şey unutmaya, unutulmaya sonra hatırlamaya sonra yeniden unutmaya mahkûmdur. Belki buna dair en güçlü delil ahiret inancıdır. Dünyada yapılan işlerin hatırlatılması hiçbir şeyin sonlu olmadığına yalnızca “var”lığına ilişkin miâdının dolduğuna delildir. Dolayısıyla ne yaşanmışlıklar ne de insanlar zihinlerden ve dünyadan öylece yitip giderler.

Ve her şey bir halkadan ibarettir aslında. Dönmekten, dönüşümden, değişimden ibaret. Tıpkı o meşhur fizik kuralı gibi; “ Enerji doğada hiçbir zaman kaybolmaz, yalnızca dönüşür.”

İşte bu dönüşümün geriye doğru olan versiyonudur hatırlamak. Geri dönüşüm, tüm diğer değişim ve dönüşümleri kapsayan çok reaksiyonlu bir halkadır. Ve canlı cansız her şey bu çemberden geçmeye mahkûmdur. Geri dönüş yoktur, geriye dönüşüm vardır. Dolayısyla geri ve ileri kavramları da birbirinin içine geçmiş diğer zıtlıklar gibi yalnızca birbirlerine referanstırlar…

Ayşe KARACA

25 Ocak 2009 Pazar

...üç noktalı öyküler... ikincisi - kuyu vurgunu

ay ışığı… ona doğdu, onda öldü, onda arındı… başka türlüsünün olmayacağına inanmıştı… çünkü ay ışığı yoksa gecesi karanlıktı… ve karanlık gecelerde düşleri kana bulanırdı…

bir gece… karanlık bir gece… en çok çiy tanesinin düştüğü sessiz bir gece… uğursuz uğultulara maruz kalmış bir gece… sıfatları “kasvet”in suyuna batırılmışta arıtılmış zifiri bir gece… ne ay vardı ortalıkta ne de yakamoz… hava soğuk, yalınlık diz boyuydu… bildiği tüm çöl, deniz ve dağ hikâyelerini sıraladı içindeki korkuya… avutmaya, sakinleştirmeye çalıştı… başvurdu satırlara, haritalara… yer beğenmeye çalıştı bu içine bırakıldığı gecenin karanlığında… bulamadı… itilmiş ve ötelenmişti… ancak mecburdu bu geceyi yaşamaya…
Bunu unutma, hatırla ama!

ve bilirdi ki her hüsran gecesi aslında birer şanstı… -dahası “hüsran” çok sanat müziği bir kelimeydi-… kendisine yeni “bilme”ler vaat eden, ender eşikti her bir gece… eşik değeri nispetince afyon alarak acıyı dindirmeli, katlanılır seviyeye geldiğinde de kullanmalıydı… bilirdi ki böyle olduğu müddetçe hem leylîden azat olur, hem leylîye köle olurdu…

ve böyle kotarabileceğini düşündüğü gece ilerlerken ve tanın yaklaştığını sanmışken birden tüm enerjisi yok oldu… az kaldığını düşündüğü bir anda kendisinin az kaldığını fark etti… katlanamayacak olmasını bilmek daha da ağır sendeledi iradesini… ve çok kısa bir an dolunay belirdi gökyüzünde… ve yansıması düştü yeryüzüne… kurtulduğunu sandı, acele etti. Ve yakamozu yakalamak uğruna kuyuya atladı…

irtifa kaybederken boşlukta, dipte kendisine gülümseyen yakamoza daldı… ancak yaklaştıkça dibe, gölgesi yakamozu yuttu ve kendi “tutulması” sahnelendi kuyuda… kısa süren bu tutulmadan sonra süzüldüğü boşluk yerini karanlık bir suya bıraktı… ciğerleri ve kalbi doldu suyla… ve dolunay bulutların arkasına kaçtı, yakamoz terk etti olay mahallini…

ağırlaştıkça dibe vurdu… dibe vurdu…dibin dibine vurdu… dibin dibinin dibine vurdu… daha doğrusu öyle olduğunu zannetti… bitmeyen bu düşüş tüm algılarını dipsizleştirdi… ve ciğerleri patlamak üzereyken yüreği tabana değdi… kendini bırakmaktan başka çözümü olmayanların yaptığı gibi çırpınmadı, panikte yapmadı… serbest bıraktı bedenini, ruhunu…

serbest bıraktı umut arayışını, isyanını, sâfiyatlığını, kompleksliğini, morunu, mavisini… “bitti” dedi, kapadı gözlerini… ve esnekliği ölçüsünde “son nokta”ya geldiğini sandı ve bunun rahatlığı ile bıraktı kendini…

sonra birden yükseleceğini hissetti… ancak ağırlığını kaldıramadı su… yüreği ağırdı artık bu dipte… ağır gelmişti her şey yüreğine… ve bir yemin yankılandı kuyuda…

İncire ve Zeytine ant olsun!...

anladı ki yolu sonlanmamıştı… dahası tan ağarmaktaydı… her ne kadar kuyunun dibinde bulunsa da güneş, yeryüzüne ışığını salmıştı… anladı ki dipten kurtulmak “yürek” istiyordu… ve bu ağırlaşmış kalple yüzeye yükselmeyi dilemek anlamsızdı… bıraktı et parçasını dipte… suyla dolmuş, kasvete boğulmuş, bir zamanlar yüreği diye taşıdığı et parçasını bırakmak zorunda kalmıştı dipte… sonra da ardına bakmadan yükselmeye çabaladı… ve yükselirken yüzeye, yediği vurgunun sancısını yankılanan yemini mırıldanarak yenmeye çalıştı…

İncire ve Zeytine ve Asra ant olsun!....

ve vurdu bedeni yüzeye… tüm yüz üstü bırakılışları ve maruz kaldığı yüzsüzlüklerin bedeli olarak vurdu bedeni yüzeye… yaşıyor olmasını utanç sayanların düştüğü bir kuyuda vurdu bedeni yüzeye…

gün doğmuş, sabah olmuş, tüm kederler elini eteğini çekmişti ki “halk” toplandı kuyusuna…

korkuyla baktı herkes dibe… ve acıdı herkes diptekine… düşmekten korkarak sarktılar, görmeye çalıştılar diptekini… “yazık” dediler “vah vah!”, “kim bilir neydi günahı?”

ve kuyudan bir kuyu sarkıtıldı diptekine…

“Asra ant olsun ki insan ziyandadır, sabredenler ve bunu tavsiye edenler hariç…”
(Asr 1-4)