6 Temmuz 2010 Salı

DİN AFYONDUR




Hayat, sürekli arzulamayı dilemeyi gerektirir bu his hiçbir zaman son bulmaz. Daha çok para, daha fazla sosyal çevre, daha çok gezmek….

İnsan, asla doyuma ulaşmaz. Elde ettikçe bir üstünü arzular. Çünkü insan, Allah’ın bir parçasıdır. Allah ki sonsuz kudret ve tüm kusursuzlukların toplamıdır. Dolayısıyla Allah’ın bir parçası olan insan, sonlu ve kusurlu hayattan asla tatmin olmaz. Bu anlamda doyumsuzluk, her ne kadar insanın maddî ya da aç gözlü yanını temsil etse de aslında Yaratıcı’nın bir parçası olan insanın doğasında bulunan normal durumdur.

Hayatı kusurlu kılan ilk özellik, her şeyin sonlu oluşudur. Tüm güzellikler ya da çirkinler sonludur. Yani her şey gelip geçicidir. Her şey ama her şey bitmeye, tükenmeye, çürümeye, kokuşmaya, yok olmaya mahkumdur. Bazen “eşya”nın miadı dolmadan bile insanı usandırabiliyor. Aynı hazzı vermiyor, ilk zamanki gibi güzel görünmüyor.

Hayatı kusurlu kılan en önemli özellik ölümdür. Her şeyin son bulacağı gibi ömrün de son bulacağını bilmek tüm nimetlerin zevkini kısaltır. Hele de ölümün zamanın bilinmiyor olması kusurlu olduğunun en keskin kanıtıdır.

Ölümden sonra sayılabilecek en önemli kusur yaşlılıktır. Ve hatta ölüm bile zamanla kabullenebilinirken yaşlılık yani eninde sonunda sağlıktan olacağını bilmek hissi hayatın tek gerçek olduğu yargısını çürütmektedir. Çünkü hayatta, dirilikte mutlaka hazin bir son vardır. Elden ayaktan düşmek, hele de onca yıl sonra kullanılıp bir kenara fırlatılmış hissi yaşamak, yani dışlanmak ve bu sonu biliyor olmak, hayatın sadece salt yaşanacak bir dizi olaylardan ibaret olmadığı düşüncesini ortaya çıkarmaktadır.

Tüm istekler yerine gelince mutlu olabileceğimizi sanmak yani hayatın yettiğini savunmak kişinin en büyük nimeti beynini tam kullanamadığının göstergesidir. Çünkü temelinde tüm insanlar durup düşünseler ne denli eksik ve insana layık olamayacak kadar eksik, adaletsiz bir dünyada yaşadıklarının farkına varırlar.

Bu kusuru fark ediyor olmak ilk etapta isyan ve olumsuzluk yaşatacaktır. Yani seçim hakkı tanınmadan dayatılmış bu eksik hayatı yaşamak zorunda olmak hele de talih sizden yana değilse (!) çekilmez kabul edilemez olacaktır. Öyleyse bu boş ve anlamsız hayatı çeşitli yollarla tahrip etmeli verdiği psikolojik kaybın hesabı sorulmalı…

İşte din, tam bu noktada başka alternatifler sunar. Din, bu kusurlu yaşama alternatif dünya vaat eder. Dolayısıyla hikayenin burada bitmeyeceğini ve adaletin ve tüm güzelliklerin bir başka dünyada telafi edileceğini müjdeler. Böylece kişinin bu hayata mahkûm olmadığını, karamsar ve mecburen yaşamak zorunda olmadığını söyler. Kusurlu da olsa hayatın biteceğini ve başka bir aleme geçiş yapacağımızı bildiğimiz için yaşamak daha kolay ve daha katlanılır olur.

Bu anlamda Karl Marx’ın o meşhur cümlesi gibi din toplumların afyonudur. Çünkü rahatlatır, gevşetir, ferahlatır. Din, eksik ve adaletsiz dünyaya sunulmuş bir felahtır. Uzun ve zorlu bir yolculuk sırasında alınmış kas gevşeticidir, sakinleştirir, dayanma gücü verir. Daha da güzeli, yolculuğu sevdirir. Bu yönüyle din afyondur ve varılacak durağa kadar eşlik edebilecek tek sadık yol arkadaşıdır.

17 Mart 2010 Çarşamba

KANLI GERÇEKLER VE İMİTASYON ÖYKÜLER




“Güneş altında söylenmedik söz yoktur”

Dünyayı anlama çabamız karşısında bu cümle heves kırıcı olabiliyor. Ve “büyümek” , “bunu daha önce ben de düşünmüştüm aslında” dejavusuyla kendini gösteriyor. Bildiğimizi, keşfettiğimizi, bulduğumuzu sandığımız şeylerin, zaten bilinen gerçekler olması, bazen heves kırıcı olabiliyor.

Bu yer küre; bizden öncekilerin yaptığı- yıktığı ya da şahitlik ettiği savaşlar, eylemler, törenler, mimarîler, heykellere tanıklık etti. Bu yaşlı gezegenin, o nemli havasına bizden öncekilerin gerçekleri sinmiştir. Soluduğumuz hava, beynimizde yanınca o “idea”ların bize ait olduğunu sanmamız bundandır…

Orijinal kelimesi, özgünlük anlamına gelir. Bugün tanımlamak istersek orijinalite; “öncekiler”i farklı versiyonlarda sunmak ya da kombine etmek ya da kesmek kırpmak- uzatmak abartmaktır… Belki de en orijinal cümlelerden biridir Mehmet Akif’inki;

“Tarih, tekerrürden ibarettir”

Yine de bu kısır döngü içinde, düşünme telaşı olan insanların endişeleri vardır; Bir şeylerden etkilenmeksizin düşünebilmek… Okuduklarımızın, gördüklerimizin, cemiyetimizin, öğretmenlerimizin değil de kendimize ait düşüncelerle hayata pencere açmak isteriz. İsteriz ki; her birimizin orijinal(!) manifestoları olsun…

İnsan sosyal bir canlıdır.sosyallikse etkileşimi getirir. Ve bir düşünür, şöyle orijinal (!) bir şey söyler;

“İnsanın en önemli niteliği kestirilemezliğidir”

Yani insan ki, beşer… Bir dem “düşündüm”se, başka dem “düştüm” olur. Bunun yanında “kendimi bildim bileli “ deyiminin gerçek karşılığını, insan hayatının ergenlik ya da bunun bitimi olarak düşünecek olursak, bu süreç içinde, görülenler, duyulanlar, izlenilenler iz bırakmaz mı? Yani “hadi sil baştan” deyince öncekilerden bir yerlerde hiç leke kalmaz mı?...

İşte tam bu noktada şunu sormalıyız kendimize; “Kafamdakilerin ne kadarı benim?” Yaşama dair söyeleyeceğimiz her söz, çalacağımız her fırça darbesi, üreteceğimiz her melodi bir noktadan sonra özgün olma sıfatını kaybedecektir. Ki bunların salt kitaplarla, salt akılla, N.Ş.A.’da , ideal tüm şartlarla, yani laboratuar ortamında dezenfekte edilmiş fikirler olma ihtimali nedir? Küçücük bir ihtimal, milyonda bir…
Düşünerek ulaştığımızı sandığımız her düşünce daha önce yaşlı gezegenimizde var olmuş olan bir gerçektir. Şebnem Ferah’ın “perdeler” isimli parçasındaki o cümle gibi;

“düşündüm buldum sandığım, yüzyıllık gerçekler”

Ya da “vizontele” filmindeki o mağlum replik gibi;

“resimli radyo mu? Şerefsizim aklıma gelmişti…”

Dolayısıyla şöyle bir kurcalarsak bize ait sandıımız bir çok gerçeğimiz aslında daha önce okuduğumuz, bir imitasyon öykünün resimli sayfasıdır. Ne kadar iyelik eki yüklersek yükleyelim başkasının – artık kime zimmetlenebilir bilemem – olduğu gerçeğini değiştirmez.

Peki ya böylesine zincirleme paranoyayı bilmek bize ne kazandırabilir? Yalomun kitabında Nietzsche’nin şu sözüne bir bakmalı;

"En iyi gerçekler, kişinin kendi yaşam deneyimlerinden koparılmış kanlı gerçeklerdir ..."

İşte bu noktada şunu söyleyebiliriz; birikimlerimiz, hayatımızı yönlendiremez. Ya da “kanlı gerçekle”imizin hakkından başkalarına ait “alıntı”larla gelemeyiz. Soyunup meydana çıkmalı, kalkanları bir kenara atmalı tam da bu evre de aklımızla değil gönlümüzle düşünmeliyiz. Tolstoy’un o güzel cümlesindeki gibi;

"...İyiyle kötünün ne olduğuna insanaların söyledikleri ve yaptıklarına bakılarak karar verilemez. İlerlemenin kendisi de hakem olamaz, hakem benim yüreğimdir."

O zaman hatırlamak gerekir; zulamızda mutlaka imitasyon öykülerimiz ancak valizimizin içinde daima kanlı gerçeklerimiz vardır…

8 Ocak 2010 Cuma

FATİH'TEN BU YANA...


MEKAN

isteklerimiz kadar esir, vazgeçebildiklerimiz kadar hürüz. algısal dünyamızda üç boyutlu madde anlayışımız bir de zaman var. bir sonraki de "mekan algısı" olabilir. beşinci boyut...

TUTKU

bulunulan mekan, en az öneme sahip, en güçsüz etkenmiş gibi görünse de aslında sînelerdeki aitlik- sahiplik denklemine en yakın noktadır. bir yerin müptelası olmak esir olduklarınız arasında en yoğun duyduğunuz şeydir aslında. belki son tahlilde aşk bile bir mekana ait olma hissi karşısında mağlubiyet yaşayabilir.

FATİH

"Ya İstanbul beni alır, ya ben İstanbul'u..."

Sultan Mehmet bir komutanın toprak sevdasından, "kızıl elma" ülküsünden ziyade önüne geçilmez bir mekan tutkusuyla sarfetmiştir bu cümleyi...
Herkesin var bir kimsesi. Hiç kimsesiz kaldım medet, Kimsesizler Kimsesi...` derken bile bir şehr-i şehir sevdasının sıcaklığını umut ederek yalvarmıştır.

ŞİİR

İstanbul'a sözlüklerde bir anlam tayin etmek gerekirse muhtemelen en çok "şiir" kelimesiyle karşılaşılacaktır. şiir ve İstanbul kelimeleri hemen hemen her dilde doğrudan ya da dolaylı olarak, bir noktada kesişecektir. şiir dediğimiz şeyde ne kadar İstanbul aranırsa, İstanbul dediğimiz şeyde de o kadar şiir bulunacakatır...

KADIN

ve birçok şiirde güzel, vefasız bir kadındır İstanbul... güzelliği İstanbul olmasından vefasızlığı çok sevgilisi bulunmasından ileri gelir. bir nevi uğruna "er meydanı" kurulan bir dilberdir... ki aynı er meydanının anlamını da içine alan...

İYİ, GÜZEL AMA...

"güzel yerdir ama..."
Fatih'ce ve şairce sevmek başkadır, "güzel" sıfatından sonra "ama" bağlacı eklemek başka... şehir demek başkadır, memleket demek başka, şehr-i şehir demek bambaşka...

BEKÂ

Fatih'ten önce Fatih'ten bu yana ve bundan sonra... o dilber kimseye kalmadı, ne Konstantin ne Fatih ne Kanuni... İstanbul dahi bakî kalmayacaktır, evet!... ne acı ve ne hoş...