19 Temmuz 2008 Cumartesi

GÖKGÜRÜLTÜLÜ SAĞNAK YAĞIŞLI

Bir yağmur damlasıyım ben
Evvelim umarsız rüzgârlara dayanır
Kuşlardan daha özgür ve yüksekten
Süzülür ve dingin atmosferlerde yol alır

Yaban dağların zirvesine yükselir
Kuşbakışı ovalara kibir fırlatır
Esmez, yalnızca gürler, tatmin olur
Yetmezse yalandan şimşekler çaktırır.

Ne vakit karşılaşır sert bir bulutla
Karartır gözünü çatışır kıyasıya
Yıkılır, yıkar, yüklenir ve dolar
Ve dayanamaz üzerine utanmadan ağlar.
Küçük kıyametler koparır dünya üzerine
Mersiyelerle besler zavallı destanını(!)
Zamanı gelince de geldiği yere dönmek üzere
-Özü, tek gerçeği, sadık yari toprağa-
Yol alır inceden, sonuna kadar incinerek;
Kafa tuttuğu yerçekimine bırakır kendini.

Kim bilir kaçıncı kez şahit olur dünya,
Boşlukta süzülen damlalara, sıradan bir ağlayışa
Katre olur, öz olur, buğu olur, sel olur
En sonunda çaresiz bir hüzne anlam olur
Damlarım boş bir sayfaya, vefalı bir omuza…

Ayşe KARACA

BİR FATURANIN DETAYLARI

Düş kurmanın yan etkisi,
Ve “kapsamsız” içeriği,
Ve monoton kekremsiliği,
Ve “yağmur” serseriliği,
Ve kırılınca maskelediği rezilliği,
Ve ağlarken düştüğü kepazeliği,
Ve uyku kadar sinsiliği,
Ve tutturamadığı aitliği
Ve “Kaf Dağı” dolaylarındaki yiğitliği,
Ve gözyaşı karşısındaki “pavlov” itliği,
Ve sonraki geceki dipsizliği,
Ve sabahındaki çaresizliği,
Ve aynadaki edepsizliği,
Ve gökdelendeki kuşun pisliği

Yüzünden;

Kelebeklerin ömrü 1 gündür!


Ayşe KARACA

13 Temmuz 2008 Pazar

BİR "GERİDÖNÜŞÜMSÜZ" SU BİRİKİNTİSİ

“ Değişmeyen tek şey değişimdir.”

Son günlerde anlamının hakkıyla yaşandığı çağımızın belki de “ilerlemeci” yegâne parolası bu cümle. Dünya; “ortaçağı” kapattı, “dünya savaşları”nın yaralarını sardı ve işte bu cümleyi parolası hâline getirdi. Tekerrürden ibaret olmasın diye tarihe, “değişim”i “gelişim”in kriteri ilan etti.

Ne zaman gündem güncellenilse her defasında birtakım yeni değişimler, yenilikler karşılıyor bizi. Baş döndürücü bir hâl alan bu durumun temeli ise kişilerin “kendilerini gerçekleştirme” amaçlarından besleniyor.

İnsan ihtiyaçlarının zirvesine oturmuş bu olgu, kişileri tez elden yeteneklerini keşfetmeye yöneltiyor. Dahası bu keşfi lehine çevirmeye; biraz topluma biraz kendine kâr getirecek hâle yönlendiriyor. Sanayileşmenin açtığı bir gedik olarak ruhsal doyum açısından da ele alınacak olursa yine aynı değişim, aynı arayıştan söz etmek mümkün. Kişi “kendini tanımak”, “kendini bilmek” fiili ile bir Yunus Emre mısrasında bile karşılaştığından esgeçemiyor böylesi bir daveti.

Bugünse kişileri her şeyden önce “kendini bilme” aşamasında, sonrasında da kendini bildiğini düşündüğü bir alanda uzmanlaştırmada öncelikli yerlerin başında üniversiteler geliyor. Kişilere, ilgi alanları doğrultusunda uzman olabilecekleri ya da meslek edinebilecekleri imkânları sağlayan kurumlar, üniversiteler.

Üniversitelerin bu açıdan iki temel işlevi var: ilk olarak kişiye sağlayacağı gelişim, ikinci olarak da - bu gelişimin dönütü olarak- geliştireceği toplum. Eğitim kurumlarının ortak ve temel amacı olan bu iki işlev, üniversiteler söz konusu olduğunda diğer eğitim kademelerinden şu belirgin farkla ayrılıyor: üniversitelerde söz konusu bu döngüye bireylerde katkı sağlayarak “kendini gerçekleştirme” amacını gerçekleştirebiliyor ya da bu amaç için önemli yol kat etmiş sayılıyor.

Bu açıdan bakıldığında aslında üniversitelerin en temel görevi bireylerin varsayılan, doğuştan getirdikleri yeteneklerini ortaya çıkarmalarına zemin hazırlamak, bunu desteklemek ve nihayet bunu kendileri için somut bir avantaja, toplum – daha da evrensel anlamda insanlık – için kazanılmış “bir adım”a dönüştürmelerine yardımcı olabilmektir. Ulaşılması hedeflenen bu aşamanın temelleri yükseköğretim kademesinden önce “yönlendirmeler” yoluyla sağlanır ancak gerçek anlamda üniversitelerde kaydedilir, pekiştirilir. Yani üniversiteler, kişilere bir meslek kazandırmanın yanında daha da baskın olarak kişileri geliştirmeyi, edinecekleri mesleğin sistematik özelliği dışında “geliştirici”, “katkı sağlayıcı” yönünü keşfettirebilmeyi amaç edinir. Bu noktada üniversiteler, öncelikle bireylere fiziksel imkân, çok sayıda bilgi elde etme yolları, “çoklu zekâ kuramı”nı destekleyen alternatifler ve en çok da ifade edebilmenin önkoşulu özgür ortamlar sunabilmelidir. Çünkü “aklın yolunun bir” olmadığı gerçeği bizleri tarafsız ve her türlü engelleyici kısıtlamalardan arındırılmış platformlara yönlendirir. Yani sonsuz değil ama kısıtlayıcı da olmayan hassaslıkta özgürlükler… Bunu sağlayabilmenin zor olduğu su götürmez bir gerçek. Ancak ilkel düşünme yollarından ya da “önüne set çekilmiş bilim”den kurtulmanın da yegâne yolu bu.

Bugün hedeflenilen bu tür bir ortamın üniversitelerde ne kadarının sağlandığı tartışılır. Hatta son gelinen noktadan sonra yalnızca “tartışılınabilir” olmaktan ziyade sorgulanabilir, eleştirilebilir. Kişisel ya da siyasal çıkarlar için, kullanıma uygun böylesi hassas ortamların korkulduğu gibi kullanılmış ya da kullanılıyor olması noktasında biraz düşünmek gerekir. Farklı düşüncelerin yer bulması, bu farklılığın avantaja dönüştürülerek kişilere ve topluma yarar sağlamasına köprü bu ortamlarda, bırakın fikir farkını fiziksel farka bile tahammülün bulunmayışını tekrar tekrar düşünmek gerekir. Yani A kişisinin “X” düşüncesinde, B kişisinin “Y” düşüncesinde olmalarından dolayı birbirlerini “öteki” olarak nitelendirmeleri bile gülünç iken, A kişisinin kılık kıyafeti B kişisininkinden farklı olmasından dolayı birbirlerine “öteki” olmaları ya da - daha büyük bir ihtimalle- “öteki” imiş gibi gösterilmeye çalışılmaları üniversiteleri “geliştirici” değil, “değiştirici” kılar. Ki temelinde diktatör bir anlayışı barındıran bu “değiştiricilik” binlerce A ve B kişisini birbirlerine düşürerek, hem bu kişileri hem de üniversiteleri amaçlarından tamamıyla saptırır.

Bu anlamda üniversiteler eğitim kurumları içerisinde en önemli yere sahip olanlardır. Hassas dengeler üzerine kurulu bu “fikir çeşitliliği merkezleri” , devamlılığını sağlayabilmesi için belli çerçevelere ancak yine devamlılığını sağlayabilmesi için de belli esnekliklere oturtabilinmelidir. Ki bu çerçeveler, temel ilkelerden oluşan “üretim”i kolaylaştırıcı standartlar olabilmelidir. Aynı açıdan bakıldığında esnekliklerde bireylerin ihtiyaç duyduğu temel özgürlüklerden oluşan standartlar olabilmelidir.

Bu “çerçeve- esneklik” etkenleri bireylerin (öğrencilerin) kendisidir aslında. Aynı zamanda bu etkenlerden etkilenen de yine öğrencilerdir. Bu noktada üniversiteleri meydana getiren, bilimsel merkezler olmalarını sağlayan en önemli unsur öğrencilerdir. Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi öğrenciler üniversiteler ile hem kendilerini geliştirir hem de bu gelişimin dönüşümü olarak üniversiteleri geliştirir. Bu sebepten öğrencilerde belli birikimlere sahip ve en az üniversitelerin uyması gereken “çerçeve- esneklik” kriterlerinin bilincinde olmalıdır.

Bunun için üniversite çağına gelmiş öğrencilerin belli yeterlilikte kişiler olması gerekmektedir. Bu yeterliliklerin büyük bir bölümü bilgi anlamında olsa da hatrı sayılır bir bölümü de “bilinçlilik” anlamındadır. Yani bugün olduğu gibi 3 saatlik elemelerle seçilmiş öğrencilerin “gelişen” ve “geliştiren” kimliğini hakkıyla taşıyabilmesi için “vatandaşlık”, “öğrencilik”, “insanlık”, “bilimselcilik” gibi birçok kavramın yanında Atatürk İlkelerinin de bilincinde bireyler olması gerekmektedir. 3 saatlik bir sınavın ölçme ilkelerine bağlı teknik birtakım “geçerlik” , “güvenirlik” durumları bile tartışmaya açık iken söz konusu diğer değerleri ölçebilirliği elbette ki yetersizdir. Ancak talep- arz ekseninde, “talep”in ağır bastığı her konuda olduğu gibi bu seçim konusunda da dengeli olunamayacağı da bir başka gerçektir. Bu yüzden bugün üniversiteler istenilen seviyeye gelememekte ve işlevini tam manasıyla gerçekleştirememektedir. Bunun sonucu olarak - istisnaların kaideyi bozmayacağından hareketle - üniversiteleri “hatalı” kitleler doldurmaktadır. Yani; puanı bu kadarına yettiği için, ailesi böyle istediği için ya da tamamen sistemin azizliğine uğradığı için üniversitede, ilgisi olmayan bir bölümde olduğunu söyleyen öğrencilerin sayısı hiç de az değildir.

Tüm bunların sonucu olarak da okuduğu bölümü bitirip de işsiz kalan bir başka “hatalı” kitle ile daha karşı karşıya kalınmaktadır. İsteyerek ya da istemeyerek girdiği bölümden, beklediği ya da beklemediği bir eğitim hayatı geçirdikten sonra “üniversite mezunu işsizler” grubundaki bireylerin sayısı da azımsanamayacak yeterlilikte(!) İşte tam bu noktada yani eğitim hayatını tamamlamış yetişkin bireyler olma aşamasında bu üzücü tablo karşısında durumu özetleyecek şu kelime tercüman oluyor sistemimize: “geri dönüşümsüz”. Maalesef bu kelime hedeflenilen ile elde edilen arasındaki uçurum farktan doğuyor. Kişilerin ilgilerini, yeteneklerini hem kendi yararlarına hem de toplum yararlarına dönüştürebilmek için kapısından girdiği üniversiteler bazen bunu karşılayamıyor. Sonucu olarak da kişi, beklediğini alamıyor, “geri dönüşümü”nü umarak harcadığı çabaları birtakım engellere takılıp “geri dönüşümsüz” bir hâle geliyor. Bazen de bu “geri dönüşümsüz” olma durumu üniversite kapısını aşındırma döneminde ya da üniversiteden kapı dışarı edilme döneminde karşısına çıkabiliyor öğrencilerin. Ama sonuçları bir; verdiğini alamamak…

“geri dönüşümsüz” olma durumunun faturasını yalnızca üniversitelere, üniversite öğrencilerine, eğitimcilere çıkaramayız elbette. Ülke şartları, toplumun eğitim seviyesi, sosyokültürel derecesi de bu durumu etkileyen faktörlerdendir. Dahası amaç fatura çıkarmak ya da sadece olumsuzluklardan yakınmakta değildir. Bu olumsuzlukların nedenlerinin üniversiteyi oluşturan, oluşmasına neden olan etkenlerdeki aksaklıklardan oluştuğunu ortaya koyarak çözüm bulmaya yardımcı olabilmektir amaç.

Bu amaca da ancak bireysel bilinçlenmeler ve duyarlılıklarla ulaşılabilir. Çünkü bütün bunların farkında olmak, önce etrafındakilerin bu farka dikkatini çekebilmek, sonra farkında olunulan duruma çözüm önerileri sunacak üniversiteler oluşturmak demektir. Yani her sosyal problemde olduğu gibi esaslı bir çözüm; tek tek, bireylerin her birinden çıkar, sonra topluma sonra da ülkeye çözüm olur. “geri dönüşümsüz” olarak bırakılan problemler söz konusu bu zincirleme yoluyla – su birikintisine düşen damla misali- küçükten büyüğe doğru halkalar oluşturularak “geri dönüşümlü” bir hâle getirilebilir. Çünkü toplumsal bir aksaklık yalnızca o toplumun her katmanından insanın katılımıyla telâfi edilebilir. Ki demokrasi ile yönetilen toplumlar için böylesi bir zincirleme “uyanış”a yönelmektir, gerçek çözüm. Ve temelinde demokrasiyi barındıran her sistemde olduğu gibi “demokrasilerde çare tükenmez” cümlesidir bu zincirleme “uyanış”a ışık tutan…


Ayşe KARACA

7 Temmuz 2008 Pazartesi

Fragman

Yaradılış, toprakla başladı. Su ile beslenip ateş ile harlandı ve her bir organizma birbirlerinin doğasıyla çelişki gösteren ama bir o kadarda birbirlerini tamamlayan kudretlerin kaynaşmasıyla son sanılan bir sonsuzluğa ulaştı.

Toprak olsa da özümüz kimi zaman su gibi şekil değiştirip, kalıplardan taşıp, çatlaklardan sızıyoruz. Kimi zaman da ateş gibi ufak bir çıtırtıdan parlayıverip yakıyor, kavuruyor hatta yanıyoruz. İşte bu yüzden çok zor anlamak, anlatmak, anlaşılmak… Çünkü insanları yontup, şekil verip koyabileceğiniz standart bir insan kalıbı yoktur! Normlar, normaller, nüanslar tartışılmaya mahkum olgular olarak kalıyor ve tarih boyunca hep böyle kaldılar. Her ne kadar bu ‘iletişimsizlik’ iklimini yumuşatmak için felsefeyi, mantığı ya da edebiyatı kullansak da bazen tüm bunlar yetmiyor. Yetersiz oluyor orta yolu bulmada.

Tam bu noktada devreye anlaşmazlıkların doğurduğu soğuk rüzgarlar giriyor ve ‘hoşgörü’ namına ne var ne yoksa bazen yerle bir olabiliyor. İnsan olma vasıflarından yoksun fikirler kağıt üzerinde bile ürkütücü görünürken uygulamaya geçildiği anda ortaya çıkanlar gerçekten kanımızı donduran cinsten olabiliyor. Şeref, namus, onur gibi kutsal olgulardan olmak bir yana bizler, tüm bu acıyı salan yüzlerin nasıl evrimleştiğine tanık olabiliyoruz. Evet, bu bir evrim oluyor! Ama sürekli gelişme gösteren, savunulan -ki doğruluğu elbette ki tartışılır- teorideki gibi mükemmel olmaya doğru değil. Bilakis hayvan vasıflarını kendinde toplayan görünüşte insan gibi duran zavallı organizmalarla karşı karşıya kalıyoruz.

Tıpkı bugün olduğu gibi! Kendi ülküleri adına milyonlarca canı çiğneyip tükürecek kadar acımasız zihniyetlerin ‘devlet’ pankartıyla sırf kendi çıkarları için yaptıklarını söyledikleri bu vahşetin görünen, bilinen, izin verildiği ölçüde kameraların çekebildiği kadarını izliyoruz. Ve tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de yapılanlara ‘demokrasi’ gibi , ‘küreselleşme’ gibi etiketler vuruluyor. İşte sözler bile anlamsızlaşıyor bu raddede.

Bunları dillendirmek, tekrar tartışmak, kızmak, protesto etmek kimbilir bu yok oluşların mimarı yüzlere gurur olarak yansıyor.Yani biz burada ‘haksızlık’ diye haykırırken birileri gülümseyerek izliyor bu hali. Çünkü bu protestolar çoğunlukla sözde,k ağıtta kalan ama •nedense- bir türlü zihinlerde yer etmeyen başkaldırışlar olarak kalıyor.

Kimileri oldukça bariz olan bu dünya haline(!) ‘yeniyetme’ bir zihniyetle yaklaşıp kendilerini kahraman ilan ediyorlar. Bağırıyorlar, çağırıyorlar, taraftar topluyorlar.. Ancak sonunda susuyorlar, unutuyorlar, unutuluyorlar…

Mesele farkında olmak değil, bu farkındalığın getirdiği sancılara derman aramak, probleme çözüm getirebilmektir. Elle tutulur bir tepki verilecekse bu uygulamayla olmalıdır. Bunun bilincinde olanlar şimdilik susmayı yeğlediler belki de. Çünkü dünya bu kadar kör olamaz. Her ne kadar çarpık bir dönem nesli olsak da hala bir yerlerde adaletin gerçek tanımı yapılıyor olmalı.
Maceraperest, bir kıvılcımla alevlenecek , düşünmeyi ar saymış insanlar daha fragmanını izlerken mührü ellerine alıp kendilerini hüküm sahibi ilan ederken, aynı filmi kim bilir kaç kez izlemiş olan bilinçli kesimse susmakta kanımca… Ya da henüz izlediğimiz fragman bitmedi…

Hayırlı olabilmek dileğiyle…



14:51,25.10.2006
Egotramplen

Temelini “kendini gerçekleştirebilme” isteğinin oluşturduğu mensup olduğumuz toplumda, “takdir edilmek” ya da en azından “kabul görmek” gibi içgüdüsel gayelerimiz var. İnandıklarımızı, yaşam tarzımızı, en basit bir adımımızı bile başkalarının ekranlarında görmek istiyoruz. Yani kendimizi seyredebileceğimiz yüzler arıyoruz.

Toplum tarafında onaylanma isteğinin altında, insan olmanın getirdiği birtakım zaruri nedenler ve çevremizin etkisiyle oluşan içimizdeki enerjiden kurtulabilme isteği yatıyor. Bizler bu enerjiyi olaylar ve olayların bizdeki etkisine yüklediğimiz anlamlarla oluşturuyoruz. Buna ister Freud’un ‘libido’su diyelim, ister ‘elektriklenme’, ‘yüklenme’ gibi anlamlar atfedelim. Nihayetinde tek gerçek var ki o da şudur; ortamların, mekânların hatta iklimlerin bile bir yansıması olan bu enerjiden bir şekilde kurtulma isteği duyuyoruz. Çünkü içimizde tuttukça sakin olamıyor, nefes alamıyoruz.

Esasında yaşamımız, bu eksende yüklenmeler ve deşarj olmalarla dengelemeye çalıştığımız tahterevallidir. Ancak deşarj olma aşamasında ‘hata’lar veriyor sistemimiz(!) Uzmanlara göre sosyal ilişkileri zenginleştirerek bu karmaşadan hasarsız kurtulabiliriz. Yani bir insanın elini sıkıca kavramak bile bizi sakinleştirmeye kâfi! Ancak bırakın el ele tutuşmayı, uzanan ellere şüpheci bakışlar fırlatmak artık metropol (!) bir insan için refleks halini almış durumda. Hâlbuki sosyal bir varlık olan insan yalnız başına asla kendi içinde bir uzlaşmaya varamayacaktır. Dolayısıyla ölçüp tartıp bir karara varmak yerine kolay olanı seçecek ve kendi imparatorluğunda kral olacaktır. Her türlü ‘eğri’ye ‘doru’ bir kılıf uydurmanın mekanik bir hal aldığı günümüzde de bu durumu en iyi sanal ortamlar desteklemektedir. Sınırsızlığın sınır olduğu bu tür portallarda herkes kuralkoyucudur ve daima başkalarından üstün konumdadır. Gerçek hayatta iki kelimeyi bir araya getiremeyen ancak siber âlemde çakal kesilenlerin sayısı tahmin ettiğimizin de üstünde bugün. Bunun bir başka çarpıcı örneği de bilgisayar oyunları. Yaş sınırının 8’e kadar düştüğü oyunlar; kanlı dövüşler yapıyor, bir şehri altüst ediyor, polise kafa tutuyor, kısacası gerçek hayattaki boyun eğdirildiği tüm kuralları ihlal ederek, elindeki joystick’e daha kuvvetli basarak rahatlamaya çalışıyor. Ancak yalnızca küçük yüreğine ağır kayıplar verdiriyor.

Tüm bunlar, kolay yoldan yüzeye çıkma politikasının kilometre taşı olan ‘fastfood’ zihniyetinin eseri. Benlikleri tehdit eden, düşünce yapılarını sorgulamaya yönelten her türlü yabancı etmen, artık insanları düşünmeye yönlendirmekten çok ‘etmen’in kendisini yok etmeye itiyor. Yani ‘ çağın gereği budur’ diyerek işin içinden sıyrılma dürtüsünün altında şu cümle yatıyor; “ Bükemediğin bileği ne yap et ve kır!”. Böylece bir anda birbirimize düşman oluyoruz. Rakip toplumları oluşturuyor ve daima yeterliliğimizi, kapasitemizi kontrol etmeden daha yükseklere odaklanıyoruz. Bir araştırmaya göre hayali iki dünyadan birini seçmeniz isteniyor. Birincisinde siz yılda 50 bin dolar kazanıyorsunuz diğer insanlar 25 bin. Diğerinde ise siz yılda 100 bin dolar kazanıyorsunuz diğer insanlar 250 bin. Hangisini seçerdiniz? Cevaplar tam bir hırs toplumuna yakışır şekilde: Tabiî ki de ilk seçenek! Herkesin büyük villalarda oturduğu bir mahallede sizin küçük bir dairenizin olması, yeterliliği sorgulanmaksızın ezici bir hal(!) Bu durum en basit yarışmalar veya bahislerde bile kendini gösteriyor. Eğlenmek için oynanan oyunlarda bile en yüksek puanı almayı çoğumuz hayat memat meselesi haline dönüştürebiliyor. Alkışlanmak bile bazen insana onaylandığı hissini veriyor.


Bir yerden sonra artık sakinleşmek, rahatlamak yerine daima büyük bir hırsla etrafımızdakileri ezmeye çalışıyoruz. Böylece egomuzu tatmin etmekten çok onu ilahlaştırıyoruz. Sonrasında da abartıları daha da abartarak ‘küçük dağları ben yarattım’ aşamasını da geçip ‘Kafdağı benim eserimdir’ diyebilecek raddeye gelebiliyoruz. Her şeyin ‘en’ine sahip olma isteğiyle dolup taşan yüreğimizde bu kez sahte de olsa elde edilmiş zaferler arası uçurumlarda yitiyoruz. Taşkın sel sularımızda boğuluyoruz. Kıvanıyoruz, sancılanıyoruz, içimize gözyaşı akıtıyoruz ama kimseye (kendimizde dâhil) belli etmiyoruz. Durumu kamufle edebilmek içinde en yüksek gökdelenlerin terasından aşağıdakilere tükürüyor, küfrediyoruz. Sonucunda ise kronik hastalar olduğumuz için hırs virüslerinin içimizdeki istila alanını daraltamıyor, durumu daha karmaşık bir hale getiriyoruz.

Tüm bunlar yetmeyince en sonunda başkalarının egolarından dokunmuş bir bezi; hırs, intikam ve en temel olarak da içimizde dizginleyemediğimiz enerji ile gerdiriyoruz. Sıçramak için kullanacağımız bir tramplen oluşturuyoruz. Böyle bir sisteme de anlamına yaraşır bir isim: Egotramplen! Kendi benliğimize egotramplenimizin merkezinde sıçramalar yaptırıyoruz ki yükselebilelim. Havalandıkça boşlukta rahatlayabilmeyi umut ediyoruz. Her seferinde ‘daha’ pekiştirecinin sayısını arttırarak diğer egotramplenlerdekileri alt etmeye onlardan daha yükseğe ulaşmaya çalışıyoruz.

Bu sıçrayışlar tek bir insanda yaşanan herhangi bir durum ya da karakteristik bir özellik olmaktan çok hızlı yaşayıp hızlı ölmeye ant içmiş insanların ortak özelliği oluyor. Esasında fazlasıyla anormal ve bir o kadar da ilkel olan bu manzara toplumlarda artık bir standart halini alıyor. Fark etmeden ve başdöndürcü bir hızla bu kompleks paradoksları arada bir yaşamıyor, yaşam tarzı haline getiriyoruz. Sonrada bu durumu ‘ teknoloji çağının gereği’ ya da ‘ çağdaş yaşamın ilkesi’ diyerek kapatmaya çalışıyoruz. Ancak yalnızca kendimizi kandırmakla kalmıyor, gelecek nesillere de seçim yapma şansı tanımıyoruz. Yetişmekte olan genç kuşak adım attıkları bu kalabalık ‘egotramplen sirki’nde vakit kaybetmeden yer alma mücadelesine girişiyor. Daha da acınılası, bunu içgüdüsel zannediyor.

Yeryüzünde nesli tükenmekte olan canlı türlerini korumaya, karantina altına almaya çalıştığımız gibi kendi neslimizi de bu evrimleşme (!) sürecinden korumaya çalışmalıyız. Işık geçirmez, ses yalıtımı mükemmel hanelerden çıkmak için duyarlılığımıza engel teşkil eden tüm perdelerini kaldırabilme cesaretini göstermemiz gerekiyor. Yoksa bir gün üstünde yükseldiğimiz ‘egotramplen’lerimiz gevşek bırakıldığında yere çakılacağız. Bu kez de parçalanmış ruhlarımızla birlikte bitkisel hayata terfi etmek zorunda kalacağız.




Ayşe KARACA