13 Temmuz 2008 Pazar

BİR "GERİDÖNÜŞÜMSÜZ" SU BİRİKİNTİSİ

“ Değişmeyen tek şey değişimdir.”

Son günlerde anlamının hakkıyla yaşandığı çağımızın belki de “ilerlemeci” yegâne parolası bu cümle. Dünya; “ortaçağı” kapattı, “dünya savaşları”nın yaralarını sardı ve işte bu cümleyi parolası hâline getirdi. Tekerrürden ibaret olmasın diye tarihe, “değişim”i “gelişim”in kriteri ilan etti.

Ne zaman gündem güncellenilse her defasında birtakım yeni değişimler, yenilikler karşılıyor bizi. Baş döndürücü bir hâl alan bu durumun temeli ise kişilerin “kendilerini gerçekleştirme” amaçlarından besleniyor.

İnsan ihtiyaçlarının zirvesine oturmuş bu olgu, kişileri tez elden yeteneklerini keşfetmeye yöneltiyor. Dahası bu keşfi lehine çevirmeye; biraz topluma biraz kendine kâr getirecek hâle yönlendiriyor. Sanayileşmenin açtığı bir gedik olarak ruhsal doyum açısından da ele alınacak olursa yine aynı değişim, aynı arayıştan söz etmek mümkün. Kişi “kendini tanımak”, “kendini bilmek” fiili ile bir Yunus Emre mısrasında bile karşılaştığından esgeçemiyor böylesi bir daveti.

Bugünse kişileri her şeyden önce “kendini bilme” aşamasında, sonrasında da kendini bildiğini düşündüğü bir alanda uzmanlaştırmada öncelikli yerlerin başında üniversiteler geliyor. Kişilere, ilgi alanları doğrultusunda uzman olabilecekleri ya da meslek edinebilecekleri imkânları sağlayan kurumlar, üniversiteler.

Üniversitelerin bu açıdan iki temel işlevi var: ilk olarak kişiye sağlayacağı gelişim, ikinci olarak da - bu gelişimin dönütü olarak- geliştireceği toplum. Eğitim kurumlarının ortak ve temel amacı olan bu iki işlev, üniversiteler söz konusu olduğunda diğer eğitim kademelerinden şu belirgin farkla ayrılıyor: üniversitelerde söz konusu bu döngüye bireylerde katkı sağlayarak “kendini gerçekleştirme” amacını gerçekleştirebiliyor ya da bu amaç için önemli yol kat etmiş sayılıyor.

Bu açıdan bakıldığında aslında üniversitelerin en temel görevi bireylerin varsayılan, doğuştan getirdikleri yeteneklerini ortaya çıkarmalarına zemin hazırlamak, bunu desteklemek ve nihayet bunu kendileri için somut bir avantaja, toplum – daha da evrensel anlamda insanlık – için kazanılmış “bir adım”a dönüştürmelerine yardımcı olabilmektir. Ulaşılması hedeflenen bu aşamanın temelleri yükseköğretim kademesinden önce “yönlendirmeler” yoluyla sağlanır ancak gerçek anlamda üniversitelerde kaydedilir, pekiştirilir. Yani üniversiteler, kişilere bir meslek kazandırmanın yanında daha da baskın olarak kişileri geliştirmeyi, edinecekleri mesleğin sistematik özelliği dışında “geliştirici”, “katkı sağlayıcı” yönünü keşfettirebilmeyi amaç edinir. Bu noktada üniversiteler, öncelikle bireylere fiziksel imkân, çok sayıda bilgi elde etme yolları, “çoklu zekâ kuramı”nı destekleyen alternatifler ve en çok da ifade edebilmenin önkoşulu özgür ortamlar sunabilmelidir. Çünkü “aklın yolunun bir” olmadığı gerçeği bizleri tarafsız ve her türlü engelleyici kısıtlamalardan arındırılmış platformlara yönlendirir. Yani sonsuz değil ama kısıtlayıcı da olmayan hassaslıkta özgürlükler… Bunu sağlayabilmenin zor olduğu su götürmez bir gerçek. Ancak ilkel düşünme yollarından ya da “önüne set çekilmiş bilim”den kurtulmanın da yegâne yolu bu.

Bugün hedeflenilen bu tür bir ortamın üniversitelerde ne kadarının sağlandığı tartışılır. Hatta son gelinen noktadan sonra yalnızca “tartışılınabilir” olmaktan ziyade sorgulanabilir, eleştirilebilir. Kişisel ya da siyasal çıkarlar için, kullanıma uygun böylesi hassas ortamların korkulduğu gibi kullanılmış ya da kullanılıyor olması noktasında biraz düşünmek gerekir. Farklı düşüncelerin yer bulması, bu farklılığın avantaja dönüştürülerek kişilere ve topluma yarar sağlamasına köprü bu ortamlarda, bırakın fikir farkını fiziksel farka bile tahammülün bulunmayışını tekrar tekrar düşünmek gerekir. Yani A kişisinin “X” düşüncesinde, B kişisinin “Y” düşüncesinde olmalarından dolayı birbirlerini “öteki” olarak nitelendirmeleri bile gülünç iken, A kişisinin kılık kıyafeti B kişisininkinden farklı olmasından dolayı birbirlerine “öteki” olmaları ya da - daha büyük bir ihtimalle- “öteki” imiş gibi gösterilmeye çalışılmaları üniversiteleri “geliştirici” değil, “değiştirici” kılar. Ki temelinde diktatör bir anlayışı barındıran bu “değiştiricilik” binlerce A ve B kişisini birbirlerine düşürerek, hem bu kişileri hem de üniversiteleri amaçlarından tamamıyla saptırır.

Bu anlamda üniversiteler eğitim kurumları içerisinde en önemli yere sahip olanlardır. Hassas dengeler üzerine kurulu bu “fikir çeşitliliği merkezleri” , devamlılığını sağlayabilmesi için belli çerçevelere ancak yine devamlılığını sağlayabilmesi için de belli esnekliklere oturtabilinmelidir. Ki bu çerçeveler, temel ilkelerden oluşan “üretim”i kolaylaştırıcı standartlar olabilmelidir. Aynı açıdan bakıldığında esnekliklerde bireylerin ihtiyaç duyduğu temel özgürlüklerden oluşan standartlar olabilmelidir.

Bu “çerçeve- esneklik” etkenleri bireylerin (öğrencilerin) kendisidir aslında. Aynı zamanda bu etkenlerden etkilenen de yine öğrencilerdir. Bu noktada üniversiteleri meydana getiren, bilimsel merkezler olmalarını sağlayan en önemli unsur öğrencilerdir. Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi öğrenciler üniversiteler ile hem kendilerini geliştirir hem de bu gelişimin dönüşümü olarak üniversiteleri geliştirir. Bu sebepten öğrencilerde belli birikimlere sahip ve en az üniversitelerin uyması gereken “çerçeve- esneklik” kriterlerinin bilincinde olmalıdır.

Bunun için üniversite çağına gelmiş öğrencilerin belli yeterlilikte kişiler olması gerekmektedir. Bu yeterliliklerin büyük bir bölümü bilgi anlamında olsa da hatrı sayılır bir bölümü de “bilinçlilik” anlamındadır. Yani bugün olduğu gibi 3 saatlik elemelerle seçilmiş öğrencilerin “gelişen” ve “geliştiren” kimliğini hakkıyla taşıyabilmesi için “vatandaşlık”, “öğrencilik”, “insanlık”, “bilimselcilik” gibi birçok kavramın yanında Atatürk İlkelerinin de bilincinde bireyler olması gerekmektedir. 3 saatlik bir sınavın ölçme ilkelerine bağlı teknik birtakım “geçerlik” , “güvenirlik” durumları bile tartışmaya açık iken söz konusu diğer değerleri ölçebilirliği elbette ki yetersizdir. Ancak talep- arz ekseninde, “talep”in ağır bastığı her konuda olduğu gibi bu seçim konusunda da dengeli olunamayacağı da bir başka gerçektir. Bu yüzden bugün üniversiteler istenilen seviyeye gelememekte ve işlevini tam manasıyla gerçekleştirememektedir. Bunun sonucu olarak - istisnaların kaideyi bozmayacağından hareketle - üniversiteleri “hatalı” kitleler doldurmaktadır. Yani; puanı bu kadarına yettiği için, ailesi böyle istediği için ya da tamamen sistemin azizliğine uğradığı için üniversitede, ilgisi olmayan bir bölümde olduğunu söyleyen öğrencilerin sayısı hiç de az değildir.

Tüm bunların sonucu olarak da okuduğu bölümü bitirip de işsiz kalan bir başka “hatalı” kitle ile daha karşı karşıya kalınmaktadır. İsteyerek ya da istemeyerek girdiği bölümden, beklediği ya da beklemediği bir eğitim hayatı geçirdikten sonra “üniversite mezunu işsizler” grubundaki bireylerin sayısı da azımsanamayacak yeterlilikte(!) İşte tam bu noktada yani eğitim hayatını tamamlamış yetişkin bireyler olma aşamasında bu üzücü tablo karşısında durumu özetleyecek şu kelime tercüman oluyor sistemimize: “geri dönüşümsüz”. Maalesef bu kelime hedeflenilen ile elde edilen arasındaki uçurum farktan doğuyor. Kişilerin ilgilerini, yeteneklerini hem kendi yararlarına hem de toplum yararlarına dönüştürebilmek için kapısından girdiği üniversiteler bazen bunu karşılayamıyor. Sonucu olarak da kişi, beklediğini alamıyor, “geri dönüşümü”nü umarak harcadığı çabaları birtakım engellere takılıp “geri dönüşümsüz” bir hâle geliyor. Bazen de bu “geri dönüşümsüz” olma durumu üniversite kapısını aşındırma döneminde ya da üniversiteden kapı dışarı edilme döneminde karşısına çıkabiliyor öğrencilerin. Ama sonuçları bir; verdiğini alamamak…

“geri dönüşümsüz” olma durumunun faturasını yalnızca üniversitelere, üniversite öğrencilerine, eğitimcilere çıkaramayız elbette. Ülke şartları, toplumun eğitim seviyesi, sosyokültürel derecesi de bu durumu etkileyen faktörlerdendir. Dahası amaç fatura çıkarmak ya da sadece olumsuzluklardan yakınmakta değildir. Bu olumsuzlukların nedenlerinin üniversiteyi oluşturan, oluşmasına neden olan etkenlerdeki aksaklıklardan oluştuğunu ortaya koyarak çözüm bulmaya yardımcı olabilmektir amaç.

Bu amaca da ancak bireysel bilinçlenmeler ve duyarlılıklarla ulaşılabilir. Çünkü bütün bunların farkında olmak, önce etrafındakilerin bu farka dikkatini çekebilmek, sonra farkında olunulan duruma çözüm önerileri sunacak üniversiteler oluşturmak demektir. Yani her sosyal problemde olduğu gibi esaslı bir çözüm; tek tek, bireylerin her birinden çıkar, sonra topluma sonra da ülkeye çözüm olur. “geri dönüşümsüz” olarak bırakılan problemler söz konusu bu zincirleme yoluyla – su birikintisine düşen damla misali- küçükten büyüğe doğru halkalar oluşturularak “geri dönüşümlü” bir hâle getirilebilir. Çünkü toplumsal bir aksaklık yalnızca o toplumun her katmanından insanın katılımıyla telâfi edilebilir. Ki demokrasi ile yönetilen toplumlar için böylesi bir zincirleme “uyanış”a yönelmektir, gerçek çözüm. Ve temelinde demokrasiyi barındıran her sistemde olduğu gibi “demokrasilerde çare tükenmez” cümlesidir bu zincirleme “uyanış”a ışık tutan…


Ayşe KARACA

2 yorum:

taşplak dedi ki...

Vallahi bravo! Yaşının birkaç beden büyüğü laflar bunlar. :)

mzrkbl! dedi ki...

teşekkür ederim