11 Aralık 2008 Perşembe

...üç noktalı öyküler... birincisi- nehir bozgunu


masa başında önünde boş bir kağıt yazmaya yeltenecek, buna ittirecek bir güç arıyordu… her bir tarafından türlü türlü sesler duyuyor, farklı farklı görüntülere şahitlik ediyordu… her biri, etrafındakilere kendi “yalnızlık manifestosu”nu okuyan isimler…
çoğu zaman onlara dalıp gidiyor, zaman zamanda önündeki boş kağıda – aşırmadan – “kendi”ne ait kelimeler sıralamak istiyordu… çünkü irade için sabah- akşam aç karnına bu manzaradan iki ölçek almalı, güçlü olmalı, kimseye ihtiyaç duymamalıydı… çünkü ihtiyaç duyarsa severdi, severse bağlanır, bağlanırsa kopamaz ve bu kopamamanın getirdiği gerilimle ağlardı… ağlarsa dünyası kana bulanır ve böyle olduğunda da aynaya bakamazdı…
tüm bu sebep- sonuç ilişkisine bulaşmamak için “yalın”lığını güçlü bir iradeye dönüştürmeli, güçlü görünmeli, güçlü bakmalı ve hatta güçlü ağlamalıydı… işte tüm bu hengâme arasında arada bir gözleri nehrin diğer tarafına kayardı… kendi bulundukları kıyıyla aralarına bir azgın nehrin sınır olduğu diğer kıyıya, karşı kıyıya…
işte “yaşam” oradaydı… tüm normal insanlar oradaydı… her biri geceleri uyuyabilen, hüzünlü bir manzara ya da “ölüm” olmadıkça ağlamayan, kendilerini dışlanmış değil de hayatın merkezinde bulabilen, seven ve sevilen, mutlu yarınlara dair konuşabilen, dizi izleyebilen ve bir “dizi” çevresi olan, velhasıl yaşamayı bilen, normlara uygun, cemiyetin bağrına bastığı insanlardı... onlar cemiyeti, cemiyette onları besler dururdu… işte gözleri arada karşı manzaraya daldı mı dolu dolu olurdu… onlar gibi olamayışına üzülürdü… “keşke”lerini sıralardı peşpeşe…Dışlanmışlığından kurtulmak için ya defalarca dinlediği kasvet dolu bir melodiye sığınırdı, ya da etrafındaki “yalnızlık demoları”ndan cımbızla demolar çeker çıkarır sabah- akşam onları söylerdi aynasına…karşı kıyıyla aralarına sınır bu azgın nehirinde “zaman”vari bir uzantısı olduğuna yüzündeki çizgiler derinleştiğine tanıklık ettiğinde kanaat getirdi… akan sular, karşı nehirden bu yana, bu yandan karşı nehre geçmek isteyenlere otak bir referanstı. Arada masadan kalktığında sudan yüzüne bir avuç çarpar, uyanıklık hâlini muhafaza etmeye çalışırdı… birazda karşı kıyıya geçmemesi gerektiğine dair “sudan sebepler” boca edersi sağına soluna…
kıyıya yaklaştığında bazen karşı tarafa köprü inşa etmeye çalışanları görürdü… ama hiç birinin uzun ömürlü olmayışı daha da “öteki”leştirirdi karşı kıyı sakinlerini gözünde… ki kendisi de zaman zaman denerdi bunu… arada, azgın nehrin debisini yavaşlattığını sandığı anlarda teşebbüs ederdi buna…oradan kendine en yakın noktayı belirler ve karşı tarafla antlaşma imzalardı… ancak köprü oluşma aşamasında zamanın azgın dalgalarıyla yerle bir olurdu…
yeniden masa başına oturur, yazgısını yazmaya çalışırdı bu sukut-u imge saatlerinde…
kağıtlarda görünür kılmak isterdi akışını hayatının…belki bir planını bir “kavram haritası”nı çıkarırsa çözüm bulabileceğine inanırdı…
ancak kıyıdaki diğer sakinler rahat bırakmazlardı, onunla alay eder, köprü çalışmalarını aşağılarlardı…o da onların açıklamalarına inanır ve bir daha böyle bir teşebbüste bulunmayacağına dair kendi kendine söz verirdi…ama karşı kıyıya da zaman zaman gözleri kaydığında, gıpta ederdi derinlerinden sonra bakışları düşünce azgın sulara bakar ve yutkunurdu…

su perisinin düşüşü şerefine...

23 Ekim 2008 Perşembe

ŞİKEST VE MEY ÜZERİNE


“Ait”lik ve “sahiplik” üzerine kuruludur şikest
Ve ateş ve su tabiatıyla doğar diplerden
Yeryüzündeki âdem sıfatıyla yaftalanmış tek bir canlı yoktur ki,
Bu diplerden nasiplenmesin, payına düşene “eyvallah” demesin
Ve şikestin hâllerinden biri olsun da yalın olmasın
“Hiç”liğe nişanlı sevdadır kalplere düşen
Ve suyunun rengi bozluğun en kasvet tonudur
Şikest eşi dostu yok eden canavardır
En yalın hâline niyetlenmiş her insana ilkin aynasından görünür
Ne vakit göz aynaya korkuyla bakar yaban ve yabancı
O dem yakalanır cümle vesveseye, kurguya kurban gider
Ne vakit el dokunamaz olur bir başka yüreğe
O dem tırnaklarını geçirir şikest bîçareye
Ne vakit “elif” harfi sayfada durduğu gibi durmaz,
O vakit sivri kısmı batar yüreğe, kanatır, kanırtır
Ve ne vakit damlayanlar katre olarak düşer aynaya
O dem süzülür pınarlardan, deryaya karışmaya çalışır.

Ve mey kardeşidir, her buruşturulmuş yaprağın
Sevgilinin mektubuna önayak olmuş, layık olamamış
Her yanlış kelimenin üzerine çizilen çizgidir
Dahası aynı çizgiyi yanlış isimlere sürüklemektir
Mey sırdır şaire ve şairin bütün borçlarına kefildir
Göze alınan her türlü beladır ve gözden çıkarılan her türlü sefa
Mey ne zevktir ne de keder
Mey sarhoşluğa vesile değil, kefildir
Ve eyvallah demenin en “ey”, “valla”, “ah” hâlidir
İçilebilen en güzel yalandır ve “safî”yattır

Şikest meye delil, mey şikeste davadır
Ve aslında her dava kalu belâya dayanır



Ayşe KARACA

17 Ekim 2008 Cuma

TELVİN

Halkadır dünü yarına bağlayan… Bizi kendimize, gündüzü geceye, hastalığı sağlığa, siyahı beyaza, kalbi akla, susmayı haykırmaya…

Halkadır başı sona, sonu başa bağlayan, dönüşümlü kılan… Zamanı tüm karışık denklemlerden kurtaran, kotaran…

Ve “halka”yla yoğrulup “halka” addedilmiş insan, doğasında zaten var olan bu durumu zorlanmadan kabullenir. Bilinen tüm “iyi” ve “kötü”leri tüm “olur” ve “olmaz”ları kendinde toplayan insan, bu hâllerin her birinden diğerine kısa zamanda geçebilir. Yani halkayı kolayca tamamlayabilir, dahası bulunduğu ekseni fark etmeksizin yoluna devam edebilir.

Işığın deydiği ve gözün yorumladığı ne kadar renk varsa o kadar hâl vardır. Ton farklılığı ayrımında bile aynı hâlin başka versiyonları yaşanır. Renkten renge geçiş bu halkaya Telvin denir.

Telvin ki sürekliliktir, sağlam bir delildir. Farktır, ayrımdır, “yeni”dir. Çoğu kez ebrudur, ebrulî düştür. Tabladaki farklı farklı renkten çeşit çeşit ebrudur her bir insan. Yani her birey mizacına uygun olan renkleri kaynaştırır ve su üstünde yüzdürür. Buradaki çeşitlilik ve çeşitlilikteki değişimdir telvin. Zamandan bağımsız periyodik ya da sabit değişimlerdir renkleri kaynaştıran, ayrıştıran. Kişi fırçayı alıp kendi suyunda dağıtabildiği kadar renklerini o ölçüde dağıtır ve toplar duyuşlarını.

Kırmızı kadar koyudur tutku… Koyulaştıkça kan rengi bir bağ olur tüm kopkoyu duygularda. Açıldıkça pembe düşler kurdurur, düşündürür, sakinleştirir.

Sarı kadar sabittir sadakat… Bağlanmak, bağımlılık oluşturmak…

Mavi kadar özgürdür düşünce... Kayıtsız, bağımsız, kendi hâlince… Koyulaştıkça lacivert bir seyyah, açıldıkça türkuaz bir merak olur.

Yeşil kadar ferahtır huzur… Sarı bir bağımlılık ve mavi bir özgürlükten doğmuştur. Koyulaştıkça yosun yeşili bir korku, açıldıkça fıstık yeşili bir saygıya dönüşür.

Turuncu kadar keskindir öfke… Sarı bir sabitlik ve mavi bir değişkenliğin çalkantısını taşır.

Mor kadar kararlıdır melankoli… Damladığı yerden çıkamayacak gibi yapışkan, özgür bir mavinin, tutkulu kırmızıdan olan şımarık çocuğudur.

Telvin bunlardan birini seçip biriyle yaşamak değil, aralarında geçiş yapmaktır. Ki zaten her âdemoğlu / havvakızı tek birini değil, tekmilini barındırır içinde.

Telvin yaşamaktır. İnsana ait her duygudan miktarınca nasiplenmek, ayarlamak, doz ayarı yapmaktır.

Telvin zamandır. Dördüncü boyutu demlere ayırıp, içteki dünyada renkli takvimlere ulaşmaktır.

Telvin insandır. Doğasında çeşitli “od”lar bulunduran ve her birine “ait” ve “sahip” duygular işe koşan toprak mamulüdür.

Telvin rakstır. Estetik geçişlerle ruhu okşayan, gönlü eğlendiren…

Ve Telvin aşktır. Sayısız renkten sayısız renk oluşturan, yalnızca gönlün emrinde dile gelen, eşanlamlıyı zıt anlamlıya eşit kılan…





Ayşe KARACA

15 Ekim 2008 Çarşamba

KARA VE KAPKARA ŞEYLER ÜZERİNE

Aşk üzerine yazılanlar; kara, kapkaraydı…” ( elif şafak- pinhan)


Üçgen prizmadan yansıtıldı ışık yüreğime
Yedi ayrı renge ayırdım, ayrıştırdım
Ve her biri doğasına uygun davranılmasını istediğinde
Önce suya saldım ebruli düşlere meylederek
Meğer uçmaktan farklı değilmiş ki yüzmek
Hava da su da afyonmuş ruhta ve tende
Bunu fark etmenin faturası ağır getirildi önüme
Prizmayı tuzla buz edip binlerce “ben”i izledim
Her bir zerreyi “tuzlu su”da yüzdürdüm
Yalın hâllere gark oldum, önsöz hazırladım cehenneme
Ve bir gece hepsini kara kazanlara atıp tutuşturdum
Kaynattım, kara, kapkara kıldım…

Ne kadar gözünü karartırsan aşk için
O denli hasmı karşına alırsın
Dert değil küllenmiş sineye ateş
Ancak közün cesareti de ateşten
Kül dediğin KARA ve KAPKARAdır
Doğmaya bin gerekçe bin de şahit ister
Ve asla kefil bulunmaz “canlar pazarı”nda
Dahası tek bir âdem inanmaz bu tufana
“şimdi yanmak vaktidir” der içinden bir ses
Bir başkası eşlik eder ona; “uyma ona, ne der herkes!”
Davran artık cahil kraliçe hava karardı
Tufan geçti yalnızca ben ve yüreğim sağ kaldı….

(şair olamayacak tüm zavallılar için =) )

(21. yıla sönük bir hediye)

22 Eylül 2008 Pazartesi

OYUNUN MIZIKCISINA İLİŞKİN ANALİZLER

Basbaya mızıkcılıktı yaptığı; bas- baya!
Bu kadar kırılacak, alınacak, tuzla buz olacak tek bir somut nedeni yoktu…
Hem değilmiydi ki kendisi aynasına tekrarlar dururdu : “ben güçlüyüm!”
Yanlış anlamış olmalı ki; güçlü olmak; huzurlu, güvende, prestij sahibi olmak değildi
Hiçbir tutku yoktu ki yeryüzünde çaresizlik batağında yeşermesin…
Bu kadar kırılacak, mızıkcılık yapacak tek bir nedeni yoktu…
Gemiden çapayı atmaktı amaç, çapa atacak limandan ziyade
Çünkü sevdanın doğasında kavuşmak değil, kavuşmaya duyulan özlem vardı…
Ve tüm bunları damıtarak “salt” bir umut elde etmekti amaç, gecelerce…
Ağlamayı ar saymayıp, kendine kazanılmış bir zafer saymaktı…
Söze dökmeye, sözlerle oyalanmaya ihtiyaç duymamaktı…
Bir bakışta, bir rüzgarda, bir mavide, bir damla suda değil miydi aradığı?...
Binlerce mum yaksa ve saatlerce eriyişlerini izlese tatmin edemezdi hiç biri…
En güzeli kelimeleri bulmaya çalışarak, nev-i şahsına munhasır şiirler yazmak hiç değildi!
Yazmaya çalışıp ta ziyan ettiği kağıtlardan uçurtma yapmaktı belki
Uzunca bir ip bağlayıp uçurtmaya, ipi bileklerine sarmaktı sıkı sıkı
Sonra havalandıkça uçurtma ipi serbest bırakmaktı gökyüzüne
Tınıların bir araya gelerek türküler taşımasından ziyade kulağına,
Tınısal sessizliğini kendisine beden diliyle anlatacak bir lâl özlemi izlemekti…
Telefonun çalmasını beklemekten çok, çalmazken ki kapsama alanı sınırlarını çizmekti güzel olan…
Uzaklara gitme isteğini budayıp budayıp dallandırmaktan çok,
Yakınlardaki bir başka tohuma su verebilmekti.
Güzel olan beklemekti, gelmeyecek olsa da bekleneni
Bir duman savurmaktan ziyade aynı mekâna, dumanla da olsa varlığını bilmekti ötelerden…
Ayazda üşümekti güzel olan, sıcacık camların arkasından izlemekten ziyade.

Şimdi nankörlük etmemek, mızıkcılık yapmamak lazım elbette…
Bu kadar kırılgan olmamak lazım, kaynar suyu görünce çatlamamak lazım…
Olana bitene gülümseyerek kucak açmak, kabullenmek, boyun eğmek,

ARTIK YENİ ŞEYLER SÖYLEMEK LAZIM!

Ayşe KARACA

6 Eylül 2008 Cumartesi

DERS ARASI

İçimde bir hüzün...

Sırılsıklam...

Akıtamadığım gözyaşlarımdan öte

İçimde bir hüzün...

Kuruluktan bîhaber,

Kuruntudan hâllice...

Ayşe KARACA

31 Ağustos 2008 Pazar

AYNI FABRİKANIN FARKLI SERİ NUMARASI

Hayat varsayımlar zincirlemesinin gerçekleşebilir ya da gerçekleşmiş kısmıdır. Özgür iradeye sahip her bir ruha sunulmuş çok çeşitli bir seçim listesidir.

Bizler bu listedeki seçimlerimiz doğrultusunda yeni 'yaşam'lar oluşturur ya da varolanlara yön veririz. Yaşam; düşüncedir, kişiliktir bir bakıma bu yönüyle. Seçtiğimiz alternatifler belirler etiketimizi. Seçilenler kadar kaygı, elenilenler kadar 'keşke' taşınır tortulaşmış bilinçlerde ya da bilinçaltlarında! Ya da seçilenlerden yana duyulan haz ve elenilenlere üstünkörü bir bakış, armağan olarak bırakılır takvim yapraklarına...İşte bu noktada mutludur birey. Ve tam bu noktadaki duruma , ancak Ericson'un psikososyal gelişimindeki 'benlik bütünlüğü' kavramı anlam getirebilir. Yani tüm 'elde'ler sonunda ne kadar az 'keşke'niz varsa o kadar bütündür benliğiniz, dolayısıyla vicdan ekseninde doğrudur seçtikleriniz.
Mutlu olmak da, bu bütünlüğü sağlayıp sağlayamamak da görecelidir. Farklı büyüklükte deliklere sahip eleklerde elenen ve elde kalan yönleridir hayatın..Zaten yaşanılanlar, olgular, olaylar hatta zamanın ta kendisi anatomik yapısı aynı duyularda farklı algılanmasından dolayı bile farklılık arz etmektedir. Parmak izi gibidir görüşler, aynı siyasi partiye üye olmanın yetersizliği örneğindeki benzerlik kadardır 'aynı'lıklar...
Çünkü insandır malzeme edilen. Kalıplara sığdırılmak istenen, herhangi bir çatı altında toplanılmaya çalışılan ya da -en basit yoldan- robotlaştırılan, akıldan arındırma yoluna gidilen..Hangi iki insanın tüm fikirleri, duyguları birebir örtüşmüş şimdiye kadar? Bir cisme bile renk olgusu eklenirken ton farklılığının olmadığını hangi teknoloji açıklar? Benim gecem koyu mavi iken şairinki laciverttir! Hangimiz suçlu o zaman? Bakmaktan mı yoksunuz yoksa tıbbi olarak renk ayarlarımızda(!) mı sorun var? Göründüğü kadar kolay mı problemlerin çözümü ya da içimizdekilerden bir kısım mı böyle gösterdi ve tek bir çözümle çıkıverdik işin içinden?
'Aklın yolu birdir' denir. Hangi ilim hangi fen açıklayabilir tek yoldan ulaşılmış bir 'aklın' doğruluk derecesini? İlkokul problemlerimiz bile tek yolla çözülmez. Kaldı ki 'iki kere iki'nin dört ettiği bile bir çarpma işlemi çarpıklığı kadar değildir.
Tüm bir ömürden tutunda günlük yaşam detaylarına kadar her bir insan bir diğerinden farklı olduğunun sinyalini verir. Buna rağmen herhangi bir normdan bahsetmek ya da hayata geçme notu 'çıta'sı koymak, yaşamları baltalamaktır. Konuyu çok yönlü ve derinlemesine düşündüğümüzde bugün dünyayı ne nükleer savaşların ne de biyolojik çatışmaların tehdit etmediğini görebiliriz.Esas mesele, 'standartlaştırma' hevesidir insanları. Kendince akıllı 'bir kaç iyi adam' tarafından organize bir şekilde yürütülen 'fabrika' bir toplum oluşturma çabasıdır. Bunun adı, bir gün 'burcunuza göre ayakkabı numaranızın bulunmasıdır'(!) Başka bir gün ise okuduğunuz kitaba göre oy verdiğiniz siyasi partinin belirlenmesidir (!) Sonuçta da gazete bayilerinden aşina olunulan, gerekli-gereksiz birçok dergideki memleket meselesi (!) anketler çıkar ortaya ! ( buyrun cenaze namazına..)
Maymundan evrimleştiğimize inanan insanlar, 'hümanist' pankartıyla insanı hafife aldıkları kadar ona biçtikleri kalıplar tasarlama yoluna giderler. Yani tüm bu kültür mühendisliği uzmanlarının kökeni, zaten en başta 'insan' gibi eşsiz bir varlığa tesadüfi bir 'protein kompleksi' damgası vurarak 'yaratık'mış hissi verenlere dayanır. Ve bu yaratık ancak belli kriterlere uyum sağlarsa 'insan' olur (!)
Bugün tüm eğitimcilerin birleştiği tek nokta vardır; 'yeniden yapılandırmacılık'. Yani insanın zaten doğuştan getirdiği bilgileri keşfettirme ve bunlar üzerine yenilerini inşa etme. İşte muasır medeniyetler, kendini ifade etme açısından -kalıplara sığabilmeleri için- yontulmamış, herhangi bir 'daraltma' müdahalesine uğramamış, geniş ufuklarda oluşturulabilir. Tolstoy'un ifade ettiği gibi "...İyiyle kötünün ne olduğuna insanaların söyledikleri ve yaptıklarına bakılarak karar verilemez. İlerlemenin kendisi de hakem olamaz, hakem benim yüreğimdir."

Bir toplum, insanlarının kuşbakışı kabiliyeti kadar geniştir, dolayısıyla ilerlemeye açıktır. Ve heterojen bir toplum olmanın avantajını ancak doğruluk frekanslarını sürekli sabit tutmayarak yaşayabilir. Eğitimde olsun, demokraside olsun, sanatta olsun 'standart insan' oluşturma eğilimi son derece yanlıştır. Bunun için önce bireyin kendisi tarafsız vicdan muhasebeleri yapmalıdır. Ve unutulmamalıdır ki insanlar aynı fabrikanın, aynı ürününün seri numarası farkı kadar farklılık göstermez.

Ayşe KARACA

18 Ağustos 2008 Pazartesi

DUMAN

Damar damar yol yoldur hüzün
Sardığı bedeni çürüten, çökerten
Ve duman dumandır huzur
Ağır ağır işleyen her bir zerreye sinen
Defalarca çaresiz göğe bakmaktır ömür.
Simsiyah bir fon ve milyonlarca ışık
Yorgun yakamoz yüzü suyu hürmetine huzur
Güneşi gözbebeklerinde yükseltmek
Aynı gözden damlayanlarla
Kurak bir dokunuşa olabilmektir yağmur
Üzerine “asra yemin edilmiş” bir ahittir sabır
Bir de sabrı tavsiye edenlere dair…
Ve yarına sevdalı “umut”a sürgün bir pıhtıdır insan,
Milâdı bela,
Ahiri mahşer,
Ve doğum lekesi “onur”…


(“bu” yol nereye gider” sorusuna alternatiflerden…)

Ayşe KARACA

3 Ağustos 2008 Pazar

“AGUANTAR LAVARA COMO VENGA" (kılıç nereden gelirse gelsin dayanmak)

KAPTANIN SEYİR DEFTERİ (1.gün)

Bildiği en kolay “yırtma” ütopyası zorlu bir geceye yorgun olduğu için yenik düşmesiydi
Ki en kolay gecesinde bile kan revan içinde uyumaya çalışırdı.
Özlemi aynı geceye aynı sancılarla gebe bir başka yürekti topu topu…
Totaldeyse; “az”a kanaat ettiği hâlde “hiç”liğe lâyık görüldü.
Hiç biri umrunda değildi belki…
Ama kanına dokunurdu içgüdüsel bir “erdem” yüzünden.
Neticede savaşma sanatından yoksun düşsel bir kelebekti
Ve kanatlarına isabet eden şarapnel parçalarına şükretmekti en büyük lüksü…

KAPTANIN SEYİR DEFTERİ (2.gün)

Tınısal sessizliğine çare ararken sahipsiz yankılar duydu boşlukta
Kökeni belirsiz, kayıtsız, şartsız parazitler…
Çok sonraları fark edecekti ki her biri izafi güzellikte “yalnızlık” demolarıydı…
O an tövbe ettiği ne kadar “tekil”lik monologları varsa tükürür gibi tekrar etti.
Zırhını çıkardı ve az bir zaman önce depar atarak kaçtığı ve eli değerse omzuna yokolacağı hissine kapıldığı o kuyuya afili bir dalış yaptı.
Ve düşerken dibe, çıktığında hediye aldığı bir “aralık” kanatlarını nerede unutabileceğini düşündü, kanatsız ilk uçuşunda…
Gülümsedi ve “ah yazgı” dedi.
Kuyuda yankı…yankı…yankı…
Yüzeyde suyun en parıltılı kısmında bu yankı, “asorti” olarak yayıldı…

KAPTANIN SEYİR DEFTERİ (3.gün)

Son cemrede düştükten sonra yeryüzünde gidecek, kabul edilecek bir yer aradı.
Sanki bir zamanlar çok mühim bir tarafını bilmediği, görmediği bir yerde unutmuştu
Tebdil-i mekânda aradı nasibini ve uzun olmasından korktuğu ve katlanılır kılmaya çalışığı bir dönemi başlattı…

***


KAPTANIN SEYİR DEFTERİ (11. gün)

Kuyu hikâyelerini okudukça midesi bulanmış ve artık meyletmemeye başlamıştı.
Çünkü yer küre üzerinde diğer tüm cinsleri gibi bir “Mesih” beklentisine saplanıp kalmak,
Ve akabinde ve de detayında saplantılı düşler kurmak çok olağandı!
Başlangıcı olan her şeyin sonu olduğunu da öğrendiği gün,
“milat” sandığı bir gecenin sıradan bir gece ile bitirilişi manşetlerle taşınmadı gündemine…
Sonrasında bu hengâmeyi şiir defterine, peçeteye kaydetmeyi fuzulî gördü.
Ve yan çizdi “ağlama duvarı”na…

MZRKBL!

İsimler hem büyülüdür, hem büyücüdür…

19 Temmuz 2008 Cumartesi

GÖKGÜRÜLTÜLÜ SAĞNAK YAĞIŞLI

Bir yağmur damlasıyım ben
Evvelim umarsız rüzgârlara dayanır
Kuşlardan daha özgür ve yüksekten
Süzülür ve dingin atmosferlerde yol alır

Yaban dağların zirvesine yükselir
Kuşbakışı ovalara kibir fırlatır
Esmez, yalnızca gürler, tatmin olur
Yetmezse yalandan şimşekler çaktırır.

Ne vakit karşılaşır sert bir bulutla
Karartır gözünü çatışır kıyasıya
Yıkılır, yıkar, yüklenir ve dolar
Ve dayanamaz üzerine utanmadan ağlar.
Küçük kıyametler koparır dünya üzerine
Mersiyelerle besler zavallı destanını(!)
Zamanı gelince de geldiği yere dönmek üzere
-Özü, tek gerçeği, sadık yari toprağa-
Yol alır inceden, sonuna kadar incinerek;
Kafa tuttuğu yerçekimine bırakır kendini.

Kim bilir kaçıncı kez şahit olur dünya,
Boşlukta süzülen damlalara, sıradan bir ağlayışa
Katre olur, öz olur, buğu olur, sel olur
En sonunda çaresiz bir hüzne anlam olur
Damlarım boş bir sayfaya, vefalı bir omuza…

Ayşe KARACA

BİR FATURANIN DETAYLARI

Düş kurmanın yan etkisi,
Ve “kapsamsız” içeriği,
Ve monoton kekremsiliği,
Ve “yağmur” serseriliği,
Ve kırılınca maskelediği rezilliği,
Ve ağlarken düştüğü kepazeliği,
Ve uyku kadar sinsiliği,
Ve tutturamadığı aitliği
Ve “Kaf Dağı” dolaylarındaki yiğitliği,
Ve gözyaşı karşısındaki “pavlov” itliği,
Ve sonraki geceki dipsizliği,
Ve sabahındaki çaresizliği,
Ve aynadaki edepsizliği,
Ve gökdelendeki kuşun pisliği

Yüzünden;

Kelebeklerin ömrü 1 gündür!


Ayşe KARACA

13 Temmuz 2008 Pazar

BİR "GERİDÖNÜŞÜMSÜZ" SU BİRİKİNTİSİ

“ Değişmeyen tek şey değişimdir.”

Son günlerde anlamının hakkıyla yaşandığı çağımızın belki de “ilerlemeci” yegâne parolası bu cümle. Dünya; “ortaçağı” kapattı, “dünya savaşları”nın yaralarını sardı ve işte bu cümleyi parolası hâline getirdi. Tekerrürden ibaret olmasın diye tarihe, “değişim”i “gelişim”in kriteri ilan etti.

Ne zaman gündem güncellenilse her defasında birtakım yeni değişimler, yenilikler karşılıyor bizi. Baş döndürücü bir hâl alan bu durumun temeli ise kişilerin “kendilerini gerçekleştirme” amaçlarından besleniyor.

İnsan ihtiyaçlarının zirvesine oturmuş bu olgu, kişileri tez elden yeteneklerini keşfetmeye yöneltiyor. Dahası bu keşfi lehine çevirmeye; biraz topluma biraz kendine kâr getirecek hâle yönlendiriyor. Sanayileşmenin açtığı bir gedik olarak ruhsal doyum açısından da ele alınacak olursa yine aynı değişim, aynı arayıştan söz etmek mümkün. Kişi “kendini tanımak”, “kendini bilmek” fiili ile bir Yunus Emre mısrasında bile karşılaştığından esgeçemiyor böylesi bir daveti.

Bugünse kişileri her şeyden önce “kendini bilme” aşamasında, sonrasında da kendini bildiğini düşündüğü bir alanda uzmanlaştırmada öncelikli yerlerin başında üniversiteler geliyor. Kişilere, ilgi alanları doğrultusunda uzman olabilecekleri ya da meslek edinebilecekleri imkânları sağlayan kurumlar, üniversiteler.

Üniversitelerin bu açıdan iki temel işlevi var: ilk olarak kişiye sağlayacağı gelişim, ikinci olarak da - bu gelişimin dönütü olarak- geliştireceği toplum. Eğitim kurumlarının ortak ve temel amacı olan bu iki işlev, üniversiteler söz konusu olduğunda diğer eğitim kademelerinden şu belirgin farkla ayrılıyor: üniversitelerde söz konusu bu döngüye bireylerde katkı sağlayarak “kendini gerçekleştirme” amacını gerçekleştirebiliyor ya da bu amaç için önemli yol kat etmiş sayılıyor.

Bu açıdan bakıldığında aslında üniversitelerin en temel görevi bireylerin varsayılan, doğuştan getirdikleri yeteneklerini ortaya çıkarmalarına zemin hazırlamak, bunu desteklemek ve nihayet bunu kendileri için somut bir avantaja, toplum – daha da evrensel anlamda insanlık – için kazanılmış “bir adım”a dönüştürmelerine yardımcı olabilmektir. Ulaşılması hedeflenen bu aşamanın temelleri yükseköğretim kademesinden önce “yönlendirmeler” yoluyla sağlanır ancak gerçek anlamda üniversitelerde kaydedilir, pekiştirilir. Yani üniversiteler, kişilere bir meslek kazandırmanın yanında daha da baskın olarak kişileri geliştirmeyi, edinecekleri mesleğin sistematik özelliği dışında “geliştirici”, “katkı sağlayıcı” yönünü keşfettirebilmeyi amaç edinir. Bu noktada üniversiteler, öncelikle bireylere fiziksel imkân, çok sayıda bilgi elde etme yolları, “çoklu zekâ kuramı”nı destekleyen alternatifler ve en çok da ifade edebilmenin önkoşulu özgür ortamlar sunabilmelidir. Çünkü “aklın yolunun bir” olmadığı gerçeği bizleri tarafsız ve her türlü engelleyici kısıtlamalardan arındırılmış platformlara yönlendirir. Yani sonsuz değil ama kısıtlayıcı da olmayan hassaslıkta özgürlükler… Bunu sağlayabilmenin zor olduğu su götürmez bir gerçek. Ancak ilkel düşünme yollarından ya da “önüne set çekilmiş bilim”den kurtulmanın da yegâne yolu bu.

Bugün hedeflenilen bu tür bir ortamın üniversitelerde ne kadarının sağlandığı tartışılır. Hatta son gelinen noktadan sonra yalnızca “tartışılınabilir” olmaktan ziyade sorgulanabilir, eleştirilebilir. Kişisel ya da siyasal çıkarlar için, kullanıma uygun böylesi hassas ortamların korkulduğu gibi kullanılmış ya da kullanılıyor olması noktasında biraz düşünmek gerekir. Farklı düşüncelerin yer bulması, bu farklılığın avantaja dönüştürülerek kişilere ve topluma yarar sağlamasına köprü bu ortamlarda, bırakın fikir farkını fiziksel farka bile tahammülün bulunmayışını tekrar tekrar düşünmek gerekir. Yani A kişisinin “X” düşüncesinde, B kişisinin “Y” düşüncesinde olmalarından dolayı birbirlerini “öteki” olarak nitelendirmeleri bile gülünç iken, A kişisinin kılık kıyafeti B kişisininkinden farklı olmasından dolayı birbirlerine “öteki” olmaları ya da - daha büyük bir ihtimalle- “öteki” imiş gibi gösterilmeye çalışılmaları üniversiteleri “geliştirici” değil, “değiştirici” kılar. Ki temelinde diktatör bir anlayışı barındıran bu “değiştiricilik” binlerce A ve B kişisini birbirlerine düşürerek, hem bu kişileri hem de üniversiteleri amaçlarından tamamıyla saptırır.

Bu anlamda üniversiteler eğitim kurumları içerisinde en önemli yere sahip olanlardır. Hassas dengeler üzerine kurulu bu “fikir çeşitliliği merkezleri” , devamlılığını sağlayabilmesi için belli çerçevelere ancak yine devamlılığını sağlayabilmesi için de belli esnekliklere oturtabilinmelidir. Ki bu çerçeveler, temel ilkelerden oluşan “üretim”i kolaylaştırıcı standartlar olabilmelidir. Aynı açıdan bakıldığında esnekliklerde bireylerin ihtiyaç duyduğu temel özgürlüklerden oluşan standartlar olabilmelidir.

Bu “çerçeve- esneklik” etkenleri bireylerin (öğrencilerin) kendisidir aslında. Aynı zamanda bu etkenlerden etkilenen de yine öğrencilerdir. Bu noktada üniversiteleri meydana getiren, bilimsel merkezler olmalarını sağlayan en önemli unsur öğrencilerdir. Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi öğrenciler üniversiteler ile hem kendilerini geliştirir hem de bu gelişimin dönüşümü olarak üniversiteleri geliştirir. Bu sebepten öğrencilerde belli birikimlere sahip ve en az üniversitelerin uyması gereken “çerçeve- esneklik” kriterlerinin bilincinde olmalıdır.

Bunun için üniversite çağına gelmiş öğrencilerin belli yeterlilikte kişiler olması gerekmektedir. Bu yeterliliklerin büyük bir bölümü bilgi anlamında olsa da hatrı sayılır bir bölümü de “bilinçlilik” anlamındadır. Yani bugün olduğu gibi 3 saatlik elemelerle seçilmiş öğrencilerin “gelişen” ve “geliştiren” kimliğini hakkıyla taşıyabilmesi için “vatandaşlık”, “öğrencilik”, “insanlık”, “bilimselcilik” gibi birçok kavramın yanında Atatürk İlkelerinin de bilincinde bireyler olması gerekmektedir. 3 saatlik bir sınavın ölçme ilkelerine bağlı teknik birtakım “geçerlik” , “güvenirlik” durumları bile tartışmaya açık iken söz konusu diğer değerleri ölçebilirliği elbette ki yetersizdir. Ancak talep- arz ekseninde, “talep”in ağır bastığı her konuda olduğu gibi bu seçim konusunda da dengeli olunamayacağı da bir başka gerçektir. Bu yüzden bugün üniversiteler istenilen seviyeye gelememekte ve işlevini tam manasıyla gerçekleştirememektedir. Bunun sonucu olarak - istisnaların kaideyi bozmayacağından hareketle - üniversiteleri “hatalı” kitleler doldurmaktadır. Yani; puanı bu kadarına yettiği için, ailesi böyle istediği için ya da tamamen sistemin azizliğine uğradığı için üniversitede, ilgisi olmayan bir bölümde olduğunu söyleyen öğrencilerin sayısı hiç de az değildir.

Tüm bunların sonucu olarak da okuduğu bölümü bitirip de işsiz kalan bir başka “hatalı” kitle ile daha karşı karşıya kalınmaktadır. İsteyerek ya da istemeyerek girdiği bölümden, beklediği ya da beklemediği bir eğitim hayatı geçirdikten sonra “üniversite mezunu işsizler” grubundaki bireylerin sayısı da azımsanamayacak yeterlilikte(!) İşte tam bu noktada yani eğitim hayatını tamamlamış yetişkin bireyler olma aşamasında bu üzücü tablo karşısında durumu özetleyecek şu kelime tercüman oluyor sistemimize: “geri dönüşümsüz”. Maalesef bu kelime hedeflenilen ile elde edilen arasındaki uçurum farktan doğuyor. Kişilerin ilgilerini, yeteneklerini hem kendi yararlarına hem de toplum yararlarına dönüştürebilmek için kapısından girdiği üniversiteler bazen bunu karşılayamıyor. Sonucu olarak da kişi, beklediğini alamıyor, “geri dönüşümü”nü umarak harcadığı çabaları birtakım engellere takılıp “geri dönüşümsüz” bir hâle geliyor. Bazen de bu “geri dönüşümsüz” olma durumu üniversite kapısını aşındırma döneminde ya da üniversiteden kapı dışarı edilme döneminde karşısına çıkabiliyor öğrencilerin. Ama sonuçları bir; verdiğini alamamak…

“geri dönüşümsüz” olma durumunun faturasını yalnızca üniversitelere, üniversite öğrencilerine, eğitimcilere çıkaramayız elbette. Ülke şartları, toplumun eğitim seviyesi, sosyokültürel derecesi de bu durumu etkileyen faktörlerdendir. Dahası amaç fatura çıkarmak ya da sadece olumsuzluklardan yakınmakta değildir. Bu olumsuzlukların nedenlerinin üniversiteyi oluşturan, oluşmasına neden olan etkenlerdeki aksaklıklardan oluştuğunu ortaya koyarak çözüm bulmaya yardımcı olabilmektir amaç.

Bu amaca da ancak bireysel bilinçlenmeler ve duyarlılıklarla ulaşılabilir. Çünkü bütün bunların farkında olmak, önce etrafındakilerin bu farka dikkatini çekebilmek, sonra farkında olunulan duruma çözüm önerileri sunacak üniversiteler oluşturmak demektir. Yani her sosyal problemde olduğu gibi esaslı bir çözüm; tek tek, bireylerin her birinden çıkar, sonra topluma sonra da ülkeye çözüm olur. “geri dönüşümsüz” olarak bırakılan problemler söz konusu bu zincirleme yoluyla – su birikintisine düşen damla misali- küçükten büyüğe doğru halkalar oluşturularak “geri dönüşümlü” bir hâle getirilebilir. Çünkü toplumsal bir aksaklık yalnızca o toplumun her katmanından insanın katılımıyla telâfi edilebilir. Ki demokrasi ile yönetilen toplumlar için böylesi bir zincirleme “uyanış”a yönelmektir, gerçek çözüm. Ve temelinde demokrasiyi barındıran her sistemde olduğu gibi “demokrasilerde çare tükenmez” cümlesidir bu zincirleme “uyanış”a ışık tutan…


Ayşe KARACA

7 Temmuz 2008 Pazartesi

Fragman

Yaradılış, toprakla başladı. Su ile beslenip ateş ile harlandı ve her bir organizma birbirlerinin doğasıyla çelişki gösteren ama bir o kadarda birbirlerini tamamlayan kudretlerin kaynaşmasıyla son sanılan bir sonsuzluğa ulaştı.

Toprak olsa da özümüz kimi zaman su gibi şekil değiştirip, kalıplardan taşıp, çatlaklardan sızıyoruz. Kimi zaman da ateş gibi ufak bir çıtırtıdan parlayıverip yakıyor, kavuruyor hatta yanıyoruz. İşte bu yüzden çok zor anlamak, anlatmak, anlaşılmak… Çünkü insanları yontup, şekil verip koyabileceğiniz standart bir insan kalıbı yoktur! Normlar, normaller, nüanslar tartışılmaya mahkum olgular olarak kalıyor ve tarih boyunca hep böyle kaldılar. Her ne kadar bu ‘iletişimsizlik’ iklimini yumuşatmak için felsefeyi, mantığı ya da edebiyatı kullansak da bazen tüm bunlar yetmiyor. Yetersiz oluyor orta yolu bulmada.

Tam bu noktada devreye anlaşmazlıkların doğurduğu soğuk rüzgarlar giriyor ve ‘hoşgörü’ namına ne var ne yoksa bazen yerle bir olabiliyor. İnsan olma vasıflarından yoksun fikirler kağıt üzerinde bile ürkütücü görünürken uygulamaya geçildiği anda ortaya çıkanlar gerçekten kanımızı donduran cinsten olabiliyor. Şeref, namus, onur gibi kutsal olgulardan olmak bir yana bizler, tüm bu acıyı salan yüzlerin nasıl evrimleştiğine tanık olabiliyoruz. Evet, bu bir evrim oluyor! Ama sürekli gelişme gösteren, savunulan -ki doğruluğu elbette ki tartışılır- teorideki gibi mükemmel olmaya doğru değil. Bilakis hayvan vasıflarını kendinde toplayan görünüşte insan gibi duran zavallı organizmalarla karşı karşıya kalıyoruz.

Tıpkı bugün olduğu gibi! Kendi ülküleri adına milyonlarca canı çiğneyip tükürecek kadar acımasız zihniyetlerin ‘devlet’ pankartıyla sırf kendi çıkarları için yaptıklarını söyledikleri bu vahşetin görünen, bilinen, izin verildiği ölçüde kameraların çekebildiği kadarını izliyoruz. Ve tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de yapılanlara ‘demokrasi’ gibi , ‘küreselleşme’ gibi etiketler vuruluyor. İşte sözler bile anlamsızlaşıyor bu raddede.

Bunları dillendirmek, tekrar tartışmak, kızmak, protesto etmek kimbilir bu yok oluşların mimarı yüzlere gurur olarak yansıyor.Yani biz burada ‘haksızlık’ diye haykırırken birileri gülümseyerek izliyor bu hali. Çünkü bu protestolar çoğunlukla sözde,k ağıtta kalan ama •nedense- bir türlü zihinlerde yer etmeyen başkaldırışlar olarak kalıyor.

Kimileri oldukça bariz olan bu dünya haline(!) ‘yeniyetme’ bir zihniyetle yaklaşıp kendilerini kahraman ilan ediyorlar. Bağırıyorlar, çağırıyorlar, taraftar topluyorlar.. Ancak sonunda susuyorlar, unutuyorlar, unutuluyorlar…

Mesele farkında olmak değil, bu farkındalığın getirdiği sancılara derman aramak, probleme çözüm getirebilmektir. Elle tutulur bir tepki verilecekse bu uygulamayla olmalıdır. Bunun bilincinde olanlar şimdilik susmayı yeğlediler belki de. Çünkü dünya bu kadar kör olamaz. Her ne kadar çarpık bir dönem nesli olsak da hala bir yerlerde adaletin gerçek tanımı yapılıyor olmalı.
Maceraperest, bir kıvılcımla alevlenecek , düşünmeyi ar saymış insanlar daha fragmanını izlerken mührü ellerine alıp kendilerini hüküm sahibi ilan ederken, aynı filmi kim bilir kaç kez izlemiş olan bilinçli kesimse susmakta kanımca… Ya da henüz izlediğimiz fragman bitmedi…

Hayırlı olabilmek dileğiyle…



14:51,25.10.2006
Egotramplen

Temelini “kendini gerçekleştirebilme” isteğinin oluşturduğu mensup olduğumuz toplumda, “takdir edilmek” ya da en azından “kabul görmek” gibi içgüdüsel gayelerimiz var. İnandıklarımızı, yaşam tarzımızı, en basit bir adımımızı bile başkalarının ekranlarında görmek istiyoruz. Yani kendimizi seyredebileceğimiz yüzler arıyoruz.

Toplum tarafında onaylanma isteğinin altında, insan olmanın getirdiği birtakım zaruri nedenler ve çevremizin etkisiyle oluşan içimizdeki enerjiden kurtulabilme isteği yatıyor. Bizler bu enerjiyi olaylar ve olayların bizdeki etkisine yüklediğimiz anlamlarla oluşturuyoruz. Buna ister Freud’un ‘libido’su diyelim, ister ‘elektriklenme’, ‘yüklenme’ gibi anlamlar atfedelim. Nihayetinde tek gerçek var ki o da şudur; ortamların, mekânların hatta iklimlerin bile bir yansıması olan bu enerjiden bir şekilde kurtulma isteği duyuyoruz. Çünkü içimizde tuttukça sakin olamıyor, nefes alamıyoruz.

Esasında yaşamımız, bu eksende yüklenmeler ve deşarj olmalarla dengelemeye çalıştığımız tahterevallidir. Ancak deşarj olma aşamasında ‘hata’lar veriyor sistemimiz(!) Uzmanlara göre sosyal ilişkileri zenginleştirerek bu karmaşadan hasarsız kurtulabiliriz. Yani bir insanın elini sıkıca kavramak bile bizi sakinleştirmeye kâfi! Ancak bırakın el ele tutuşmayı, uzanan ellere şüpheci bakışlar fırlatmak artık metropol (!) bir insan için refleks halini almış durumda. Hâlbuki sosyal bir varlık olan insan yalnız başına asla kendi içinde bir uzlaşmaya varamayacaktır. Dolayısıyla ölçüp tartıp bir karara varmak yerine kolay olanı seçecek ve kendi imparatorluğunda kral olacaktır. Her türlü ‘eğri’ye ‘doru’ bir kılıf uydurmanın mekanik bir hal aldığı günümüzde de bu durumu en iyi sanal ortamlar desteklemektedir. Sınırsızlığın sınır olduğu bu tür portallarda herkes kuralkoyucudur ve daima başkalarından üstün konumdadır. Gerçek hayatta iki kelimeyi bir araya getiremeyen ancak siber âlemde çakal kesilenlerin sayısı tahmin ettiğimizin de üstünde bugün. Bunun bir başka çarpıcı örneği de bilgisayar oyunları. Yaş sınırının 8’e kadar düştüğü oyunlar; kanlı dövüşler yapıyor, bir şehri altüst ediyor, polise kafa tutuyor, kısacası gerçek hayattaki boyun eğdirildiği tüm kuralları ihlal ederek, elindeki joystick’e daha kuvvetli basarak rahatlamaya çalışıyor. Ancak yalnızca küçük yüreğine ağır kayıplar verdiriyor.

Tüm bunlar, kolay yoldan yüzeye çıkma politikasının kilometre taşı olan ‘fastfood’ zihniyetinin eseri. Benlikleri tehdit eden, düşünce yapılarını sorgulamaya yönelten her türlü yabancı etmen, artık insanları düşünmeye yönlendirmekten çok ‘etmen’in kendisini yok etmeye itiyor. Yani ‘ çağın gereği budur’ diyerek işin içinden sıyrılma dürtüsünün altında şu cümle yatıyor; “ Bükemediğin bileği ne yap et ve kır!”. Böylece bir anda birbirimize düşman oluyoruz. Rakip toplumları oluşturuyor ve daima yeterliliğimizi, kapasitemizi kontrol etmeden daha yükseklere odaklanıyoruz. Bir araştırmaya göre hayali iki dünyadan birini seçmeniz isteniyor. Birincisinde siz yılda 50 bin dolar kazanıyorsunuz diğer insanlar 25 bin. Diğerinde ise siz yılda 100 bin dolar kazanıyorsunuz diğer insanlar 250 bin. Hangisini seçerdiniz? Cevaplar tam bir hırs toplumuna yakışır şekilde: Tabiî ki de ilk seçenek! Herkesin büyük villalarda oturduğu bir mahallede sizin küçük bir dairenizin olması, yeterliliği sorgulanmaksızın ezici bir hal(!) Bu durum en basit yarışmalar veya bahislerde bile kendini gösteriyor. Eğlenmek için oynanan oyunlarda bile en yüksek puanı almayı çoğumuz hayat memat meselesi haline dönüştürebiliyor. Alkışlanmak bile bazen insana onaylandığı hissini veriyor.


Bir yerden sonra artık sakinleşmek, rahatlamak yerine daima büyük bir hırsla etrafımızdakileri ezmeye çalışıyoruz. Böylece egomuzu tatmin etmekten çok onu ilahlaştırıyoruz. Sonrasında da abartıları daha da abartarak ‘küçük dağları ben yarattım’ aşamasını da geçip ‘Kafdağı benim eserimdir’ diyebilecek raddeye gelebiliyoruz. Her şeyin ‘en’ine sahip olma isteğiyle dolup taşan yüreğimizde bu kez sahte de olsa elde edilmiş zaferler arası uçurumlarda yitiyoruz. Taşkın sel sularımızda boğuluyoruz. Kıvanıyoruz, sancılanıyoruz, içimize gözyaşı akıtıyoruz ama kimseye (kendimizde dâhil) belli etmiyoruz. Durumu kamufle edebilmek içinde en yüksek gökdelenlerin terasından aşağıdakilere tükürüyor, küfrediyoruz. Sonucunda ise kronik hastalar olduğumuz için hırs virüslerinin içimizdeki istila alanını daraltamıyor, durumu daha karmaşık bir hale getiriyoruz.

Tüm bunlar yetmeyince en sonunda başkalarının egolarından dokunmuş bir bezi; hırs, intikam ve en temel olarak da içimizde dizginleyemediğimiz enerji ile gerdiriyoruz. Sıçramak için kullanacağımız bir tramplen oluşturuyoruz. Böyle bir sisteme de anlamına yaraşır bir isim: Egotramplen! Kendi benliğimize egotramplenimizin merkezinde sıçramalar yaptırıyoruz ki yükselebilelim. Havalandıkça boşlukta rahatlayabilmeyi umut ediyoruz. Her seferinde ‘daha’ pekiştirecinin sayısını arttırarak diğer egotramplenlerdekileri alt etmeye onlardan daha yükseğe ulaşmaya çalışıyoruz.

Bu sıçrayışlar tek bir insanda yaşanan herhangi bir durum ya da karakteristik bir özellik olmaktan çok hızlı yaşayıp hızlı ölmeye ant içmiş insanların ortak özelliği oluyor. Esasında fazlasıyla anormal ve bir o kadar da ilkel olan bu manzara toplumlarda artık bir standart halini alıyor. Fark etmeden ve başdöndürcü bir hızla bu kompleks paradoksları arada bir yaşamıyor, yaşam tarzı haline getiriyoruz. Sonrada bu durumu ‘ teknoloji çağının gereği’ ya da ‘ çağdaş yaşamın ilkesi’ diyerek kapatmaya çalışıyoruz. Ancak yalnızca kendimizi kandırmakla kalmıyor, gelecek nesillere de seçim yapma şansı tanımıyoruz. Yetişmekte olan genç kuşak adım attıkları bu kalabalık ‘egotramplen sirki’nde vakit kaybetmeden yer alma mücadelesine girişiyor. Daha da acınılası, bunu içgüdüsel zannediyor.

Yeryüzünde nesli tükenmekte olan canlı türlerini korumaya, karantina altına almaya çalıştığımız gibi kendi neslimizi de bu evrimleşme (!) sürecinden korumaya çalışmalıyız. Işık geçirmez, ses yalıtımı mükemmel hanelerden çıkmak için duyarlılığımıza engel teşkil eden tüm perdelerini kaldırabilme cesaretini göstermemiz gerekiyor. Yoksa bir gün üstünde yükseldiğimiz ‘egotramplen’lerimiz gevşek bırakıldığında yere çakılacağız. Bu kez de parçalanmış ruhlarımızla birlikte bitkisel hayata terfi etmek zorunda kalacağız.




Ayşe KARACA